Biz Gazeteciyiz

“Türkiye yol ayrımında, baskılar ters tepiyor”

Siyaset Bilimci Doç.Dr. Burak Cop, Diken portalına verdiği söyleşide, baskıların artık halkta ters teptiğini söyledi ve iktidarın önündeki iki saçanakten söz etti. ‘Diken’ portalı için yapılan Minez Bayülgen’in söyleşisi.

 

Türkiye demokratik hakları için yürüyor. Anayasa’ya uygun olarak yapılan bu yürüyüşler ise iktidar tarafından sürekli bastırılıyor. Baskı günün sonunda kime yarıyor? İktidara mı, muhalefete mi? Vatandaşın en çok şikayetçi olduğu konular hemen tüm anketlerde adaletsizlik, eşitsizlikken; neden AKP ve MHP’nin toplam oyu yüzde 40’larda seyrediyor? Siyaset Bilimci Doç. Burak Cop ile konuştuk.

Türkiye, demokratik tepkisini yürüyerek veriyor. Yürüyüşler Ankara’da sona eriyor. Neden bugün yürüme eylemi tercih ediliyor? 

Yürümek, gücün tek elde yoğunlaşmasının bir simgesi oldu. Bu aynı zamanda AK Parti’nin bir paradoksu. Son durak Ankara çünkü sorunların çözüldüğü, bütün kilitlerin açılacağı şehir olma özelliğini taşıyor.

Ankara’ya yürümek neden AKP’nin paradoksu? 

AKP’nin ilk iktidar dönemindeki parti programında her şeyin Ankara’dan halledilmemesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi vaadi vardı.

Reklam

 

Geçmişte şehirlerin meydanlarında toplanılır, sloganlar atılırdı. Türkiye tarihinde önemli yerlere sahip 70’li, 90’lı yıllarda yapılan yürüyüşler var. Bugünkü yürüyüşler ile o günkü arasında fark var mı? 

Var. Ülke tarihine damgasını vuran 15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişi, 1991’deki Zonguldak Büyük Madenci Yürüyüşü gibi eylemleri düşündüğümüzde hepsinin gerisinde toplantı ve gösteri yürüyüş hakkının etkin biçimde kullanılabiliyor olması vardı.

‘Artık kan kaybı yaşanıyor’

Şimdi yok mu? Çok kısıtlanmış durumda. Üç yıl önce Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı ve yerel yönetimlerde elde edilen başarının önemli kaynaklarından biri olan Adalet Yürüyüşü’nün bugün tekrarlanmasına karar verilse, bir engellemeye maruz bırakılmadan Kılıçdaroğlu’na bu hak tanınır mı, şüpheliyim. Dolayısıyla üç yıl önceden bile geriye gittik.

AKP, gerek istediği yasaları çıkararak, gerekse uygulamalarıyla toplumun her kesimini karşısına almaya başladı. Çoklu baro sistemiyle avukatları, kıdem tazminatı hamlesiyle işçileri, sahipsiz bıraktığı esnafı, salgında verdiği sınav kararlarıyla gençleri ve ailelerini… Kısacası tüm kesimleri kızdırıyor. Peki AKP, hangi tabana dayanmayı planlıyor? 

AKP’nin birbiri arasında uçurum olan iki kesimi var. Biri, sosyal yardımlarla ayakta kalabilen 17 milyonluk bir kitle, çoğu kent yoksulu. Bunlar toplumun örgütsüz kesimlerini oluşturuyor. Diğeriyse AKP ile zenginleşenler. AKP geçmişteki merkez sağın temel dayanağı olan sessiz çoğunluklara dayanıyor. Fakat artık çoğunluk da değiller. Ciddi bir kan kaybı yaşıyor.

‘Muhalefet AKP-MHP seçmenine artık ulaşıyor’

Hangi konuda ciddi bir kan kaybı yaşıyor AKP? 

Biri kendi orta sınıfının erimesi. Gelir dağılımında bozulma çok şiddetlendi. Söz gelimi, DEVA Partisi’ni besleyecek kaynaklardan biri de orta sınıfın bir zamanlar AKP’yş destekleyen kesimi olacaktır. Gelecek Partisi’nin ise hangi toplumsal tabana dayanacağı konusunda emin değilim. Daha ideolojik, siyasal İslamcı özellikleri belirgin gidiyor.

İktidar her eleştireye, muhalif sese giderek artan bir baskıyla cevap veriyor. Baskı, günün sonunda iktidarı mı güçlendirir yoksa muhalefeti mi? 

Türkiye iktisadi ve toplumsal olarak bir yol ayrımına geldi. İktidarın uyguladığı baskıların onu güçlendireceğini düşünmüyorum. Türkiye’nin son seçimleri bize, baskının ters teptiğini gösteriyor. Önce 31 Mart’ta ardından 23 Haziran’da o yoğun baskılar işe yaramadı. Aksine bunlar İmamoğlu’nun büyük fark atarak kazanmasını sağladı. İmamoğlu, AKP ve MHP tabanına ulaştı.

Muhalefet AKP, MHP seçmenlerine ulaşabiliyor mu?

Ulaşıyor. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) 30 bin üniversite öğrencisine burs vermesi, İstanbul’un tarımsal üretim yapılan Çatalca, Silivri gibi ilçelerindeki çiftçilere ücretsiz sulama, gübre, ilaç ve ürün satın alma garantisi verilmesi, nakdi bağışlar, çocuklara süt yardımı, pandemi dönemindeki askıda fatura gibi sosyal belediyecilik uygulamalarıyla AKP ve MHP’nin tabanına ulaşıyor ve onlara hizmet götürüyor.

‘AKP’nin elindeki yegane araç korkutmak’

Anketler, toplumun hukuksuzluktan, adaletsizlikten şikayet ettiğini gösteriyor. Bu sonuçları iktidar da biliyor. İktidar, adalet ve yargı sorununu bırakın çözmeyi, büyütmekle ne elde ediyor? 

Sorunu çözemez çünkü sistem böyle tasarlanmış. Oturmamış, mimarisi eksik bir sistem bu. AKP’nin bir sermaye birikim modeli var. Kamu ihaleleriyle sürekli ihya edilen, kaynakların aktarıldığı bir kesim var. Hepimiz bunların kimler olduğunu biliyoruz. Karşımızda iyice kurumsallaşmış bir ahbap-çavuş kapitalizmi modeli var.

İktidar ve muhalefetin konuları da hiç bu kadar ayrışmamıştı. Muhalefet, ekonomi, geçim sorunu, pahalılık, adaletsizlik, haksız, liyakatsız atamalar, gazetecilerin hapsedilmesi gibi sorunları dile getirirken, iktidar sadece güvenlik meselesini konuşturmak istiyor. İktidarın güvenlik ve milli meseleler dedikleri şeyler nedir? 

Elinizde kalan yegane araç çekiç ise baktığınız her yerde çivi görürsünüz. İktidarın başvurabileceği tek argüman beka, ki son seçimler bu söylemin hiçbir işe yaramadığını gösterdi. Sonuçlar ortadayken hala güvenlikçi söylemler kullanılıyor.

Niye?

Türkiye’deki rejimin ekonomik ve toplumsal krize çözüm üretme kapasitesi yok. Dolayısıyla yaptıkları tek şey seçmen tabanlarının kendisinden ayrılmasına engel olmak. Bunun yolu da onları ürkütmekten ve korkutmaktan geçiyor.

‘İktidar artık gündem belirleyemez’

Türkiye’de bugün kim gündemi belirliyor? İktidar mı, muhalefet mi? 

Karşımızda masa tenisi gibi bir görüntü var. Gündemi bir iktidar bir muhalefet belirliyor diyebiliriz. İnsiyatif biraz daha iktidarda; elindeki medya gücü ve sosyal medyada başlayıp zamanla siyasetin bütününe sirayet eden trolleşme sürecinin sağladığı avantajlarla. Ancak bu çok kırılgan bir üstünlük. Pandemi gibi olağanüstü koşullarda bile muhalefetin gündem belirleyebildiğini gördük.

Nasıl? 

İstanbul ve Ankara belediyelerinin yardım kampanyaları halk nezdinde merkezi idarenin kampanyalarından daha çok rağbet gördü. Bunun üzerine iktidar hemen yapay tartışmalar başlattı. Darbe, terörizmle işbirliği vs. Yapılan tüm araştırmalar, sürekli borçlu, antidepresan kullanımı artmış, gençlerin kendi geleceklerini bu ülkede göremedikleri bir topluma dönüştüğümüzü net gösteriyor. Bu şartlarda iktidarın gündem belirleyen taraf olması gitgide zorlaşıyor.

‘Muhalefet sorunu var demek ayıp’

Peki sizce muhalefet halkın gündeminde olmayı başarıyor mu?

Muhalefetin önündeki en önemli meydan okuma, ödev bu şu anda. Karantina döneminde seçmene ulaşmak, siyasal iletişim zordu. Karşı taraftan sürekli baskı ve trolleşen bir siyasi söylemle cevap veriliyor. “Türkiye’de bir muhalefet sorunu vardır” yorumlarını çok haksız ve ayıp buluyorum.

Niye? 

Türkiye gibi otoriterleşme sürecinden geçen ülkelerin neredeyse hiçbiri henüz 31 Mart ve 23 Haziran gibi bir örnek yaşamadı. Türkiye’deki muhalefet bütün kısıtlamalara rağmen, fiili engellemelere rağmen böyle bir başarıya imza attı. Muhalefete karşı suçlayıcı olmak ya haksızlık anlamına gelir ya da iktidara da bir şey söyleyebilmenin aynı zamanda muhalefete de bir şey söyleyebilmekten geçtiğine dair bir anlayışın dışavurumudur.

‘Eş dost kapitalizmi’

Bunca geçim sıkıntısı varken eski güreşçi Hamza Yerlikaya gibi isimler Vakıfbank Yönetim Kurulu’na atanıyor, devletten dört maaş alıyor. İktidar böyle davranarak, topluma nasıl bir mesaj vermek istiyor? 

“Bize yakın olduğun zaman bütün imkanlar önüne serilir. Torpilin yoksa bileğinin hakkıyla da olsa bir yere gelemezsin. İktidara yakın olacaksın” gibi bir mesaj olabilir. Ancak bir toplumda liyakatsiz, partizanca ve torpile dayalı görevlendirmelerin bu denli norm haline gelmesinin hangi partiden olursa olsun seçmenlerin adaletsizlik duygusunu körüklememesi imkansızdır.

Dünya siyaset literatüründe bu siyasetin bir adı var mı? 

İki tabir çok kullanılıyor. Biri eş dost, yandaş kayırmacılığı anlamına gelen nepotizm. Diğeri ahbap-çavuş kapitalizmi. Bu düzenin halk nezdinde rıza üretmesinin yegane yolu sosyal yardım mekanizmalarıyla bilhassa kent yoksullarının iktidara bağımlı tutulması.

‘AKP yoksulluğu artık yönetemiyor’

Sosyal yardımlar üzerinden yapılan siyaset hangi sorunlara yol açar? 

Salt sosyal yardımlara dayalı politikalar yoksulluğu azaltamaz. Eşitsizlik ve adaletsizliğe köklü çözüm getirmesi imkansızdır. Vergilendirme gibi araçlar kullanılarak milli gelirin yeniden dağıtımına yönelik politikalar uygulanmalı. Hatta Kamu Özel İşbirliği projelerinin halktan toplanan vergilerle çok dar bir sermayedar kesiminin zenginleştirilmesinden başka bir şey olmadığı düşünüldüğünde, kamulaştırmaların gündeme gelmesi gerekiyor. Bilhassa ulaşım, madencilik, enerji ve sağlık sektörlerinde. Türkiye’de yapılan, yoksulluğu uzun yıllar başarıyla yönetmek oldu. Ancak bir zamanlar çok başarılı oldukları yoksulluk yönetiminin de sonuna gelmiş bulunuyorlar.

Artık bütün kamuoyu anketleri ortak bir ses veriyor. Halkın en büyük sorunları hepsinde sırasıyla yoksulluk, işsizlik ve enflasyon çıkıyor. AKP ve MHP’nin oylarının toplamı da yüzde 40’larda seyrediyor. Eğer halkın en önemli sorunları bunlarsa, koalisyonun toplam oyu niye hala böyle çıkıyor?  

Bu sorunuzda rasyonel seçmen beklentisi var. Ancak rasyonel seçmen bir varsayımdan ibarettir. Dünyanın hemen her yerindeki toplumlarda rasyonel seçmenlerin oranı düşüktür. Trump’ın seçilmesi, Brexit referandumu gibi örnekleri düşünün. Türkiye özelindeyse siyasal kültürel aidiyet çok önemli bir rol oynuyor. Seçmen yoksulluktan yakınıyor ancak parti seçimi ekonomik göstergelere paralel gitmeyebiliyor. Ancak 2007’den beri mevcut olan bu tablo kırılmaya başladı.

Nasıl kırılıyor? 

Millet ittifakı formülasyonu, katılaşmış hatta betonlaşmış olan bloklar arasındaki bir geçişkenliği mümkün kılmaya başladı.

AKP’nin içinden DEVA ve Gelecek Partileri çıktı. Siyaset tarihi bölünen partilerde ne yaşandığını gösteriyor?

Genelde karşılaştıkları iki kader var. Ya zamanla sönümleniyorlar ya da içinden çıktığı yapıya üstünlük sağlayıp onu yutuyorlar. Örneğin, AKP 2001’de kurulan eski partisi Fazilet’in devamı niteliğindeki Saadet Partisi’ne çok büyük üstünlük sağladı. İçinden çıktığı yapıyı büyük oranda kapsadı ve yuttu. Bu iki yeni partinin bütünüyle AKP’yi yutabilmesi ise öngörülebilir bir gelecekte mümkün görünmüyor.

AKP’nin son dönemde tartışılan bir başka konusu da troller. Twitter, AKP’li 7 bin trol hesabı kapattı. Trollerle siyaset yapmak nasıl bir siyaset biçimidir? Dünyada trollü siyasetin örneğini veren başka bir ülke var mı?

Günümüzde söz gelimi Çin internet kontrolünün en sofistike biçimlerini uygulayabilen bir ülke. Rusya’da devlet organizasyonu niteliğinde, bizdekine benzer bir trol örgütlenmesi var. Sosyal medyada yalan bilgi gerçek bilgiden daha hızlı yayılıyor. Kitlelerin, doğru olup olmadığını sorgulamadan duygularına hitap eden içerikleri benimseyip paylaşmaya yatkın oldukları bir devirden geçiyoruz.

Bu durum ülkelerin siyasetine nasıl yansıyor? 

Manipülatif sosyal medya algoritmaları pek çok ülkedeki seçim sonuçlarına bile etki ediyor. Demokrasi karşıtı siyasetlerin demokratik araçları kullanarak iktidara gelebilmesine benzer biçimde iletişimin demokratikleşmesi de özgürlük karşıtı siyasi aktörlere büyük olanaklar sağladı.

‘Türkiye’de Seçim Sistemleri’ adlı bir kitabınız var. Bu bağlamda Abdulkadir Selvi’nin yazısına göre iktidar yeni seçim sistemi hazırlanışı içinde. Amaçlanan nedir? Yeni partileri seçime sokmamak mı? Bunu başarabilirler mi?

AKP-MHP ittifakının önünde iki seçenek duruyor. İlki, Meclis’te grup sahibi olmayı, seçime girme imkanı sunmaktan alıkoyan bir değişiklik yapıp hızla erken seçime gidecekler. Böylece yeni partiler kendi ad ve amblemleriyle seçime giremeyecekler ama o seçim de mevcut sistemle yapılacak, ki o halde bile YSK’nın teorik olarak “Bu yapılan bir seçim kanunu değişikliği sayılır, o yüzden bir yıldan önce uygulanmaz, grubu olan yeni partiler seçime girebilir” deme ihtimali var.

‘Özal’ın seçim formülü gündeme gelebilir’

Diğer seçenek nedir? 

Diğeri, daraltılmış bölgeyi getirirler, buna dilerlerse seçim çevresi barajı da eklerler, böylece küçük partilerin Meclis’te adil temsilini engellemeyi umarlar. Ancak yeni partiler de seçime girme hakkını çoktan elde etmiş olur. Seçim çevresi daraldıkça temsilde adalet zarar görür, büyük partiler kayrılır. Buna bir de çevre barajı eklerseniz küçük partilerin vekil çıkartması çok zorlaşır.

Bu uygulamaya dair geçmişten bir örnek verir misiniz? 

1987 seçimleri öncesinde Özal, 12 Eylül döneminde zaten daraltılmış olan seçim çevrelerini iyice daralttı ve çevre barajını yükseltti. Böylece 1983 seçimlerine göre oy oranı epey düştüğü halde Meclis’teki milletvekili oranı arttı. 1991 seçimleri öncesinde iki küçük sağ partinin; MÇP ve IDP’nin adayları RP listelerinden seçime girdi ve her üç parti de bu ittifak sayesinde daraltılmış bölge ve çevre barajının olumsuz etkilerinden korunmayı başardılar. Aynı formül gerekirse yine gündeme gelebilir.

Siyaset bilimci Cop: Türkiye yol ayrımında, baskılar ters tepiyor