30 AĞUSTOS'TA SAVAŞ BÖYLE KAZANILDI...

Yokluklar içinde başlayan Millî Mücadele’de zafer, 30 Ağustos 1922’de kazanıldı. Etem Tem, 26 Ağustos 1922’de Kocatepe’de çektiği Mustafa Kemal Paşa’nın fotoğrafının hikayesini anlatıyor.

30 AĞUSTOS'TA SAVAŞ BÖYLE KAZANILDI...

Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleriyle düşman cephesine bakıyordu. Bir aralık, o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasındaydı. Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11’di.”

Türk ordusu, işgalci Yunan kuvvetlerine karşı taarruza geçeli daha altı saat bile olmamıştı. 

Nazım Hikmet, Kuvayi Milliye Destanı’nda, taarruz günü henüz daha top atışlarının başlamadığı anlarda, Kocatepe’de hakim olan havayı anlatırken “Sarışın bir kurda benziyordu” dediği Mustafa Kemal Paşa’dan “şayak kalpaklı adam” diye bahseder… 

“Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

güzel, rahat günlere inanıyordu.”

Türk ordusu sonunda o sabah taarruza geçiyor, o rahat günler yaklaşıyordu. 

Nereden nereye…

Cepheye yayılan tüm ordu için işaret o ilk top atışı olacaktı. Ama sis yüzünden gecikme oldu. Sabah 5.30’da tanzim atışı yapıldı. Yani hedefin tam koordinatlarını ve mesafesini bulmak, atış verilerini düzeltmek için yapılan ilk deneme atışları. Sonra toplara ayarlar yapıldı, tahrip ve imha atışları başladı. 

Mustafa Kemal Paşa, Kocatepe’de batarya dürbününden izliyordu bu ilk atışları. 

Topçuların usta işi atışları onu keyiflendiriyordu. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) topçu sınıfından bir subaydı. Top atışları sürerken kurmay başkanı Asım Bey’e döndü, aklında istiklal mücadelesinin ilk günlerinden beri yaşanan zorluklar vardı: 

“Üç buçuk senede nereden nereye geldik. Askere verecek tüfek bulamadığımız günler geldi aklıma.”

Birinci dünya Savaşı’ndan sonra Mondros Mütarekesi ile büyük oranda dağıtılan ordu Ağustos 1922’ye gelindiğinde taarruza geçecek güce ancak ulaşabilmişti. 

“Çarığını giy, tüfeğini sil, bıçağını bile”

Cephenin çeşitli yerlerinde sessizce hücuma geçmeye hazırlanan ordu için top sesleri taarruzun habercisiydi. 

Yaklaşık bir yıldır, komutası altına aldığı efelerden kurulu “Akıncılar” ile Demirci-Gördes-Sındırgı çevresinde, işgalci güçlere saldırılar düzenleyen Kaymakam İbrahim Ethem Bey de taarruzun yakında başlayacağı haberini aldığı günden beri bu sesi bekliyordu. 

Saat 06.00 gibi Faris Ağa’nın telaşlı sesiyle uyandı: “Dinle Kaymakam Bey, yarım saattir uzaktan top sesleri geliyor.”

Cephe komutanlığının önceden verdiği emre göre, taarruz başlayınca düşman hattının gerisini karıştırmak onların görevi olacaktı. Bir beyanname yazıp, çevre köylerden gelenlere dağıttı: 

“Şanlı ve muazzam ordumuz taarruza başladı. Bütün millet, eli silah tutanlar silah başına. Her köyün ileri gelenleri evvelce verilen talimata göre eli silah tutanların defterini yapacak, herkes çarığını giyecek, tüfeğini silecek, bıçağını bileyecek, mevcudunu ve hazırladığını bana bildirecek ve o civardaki müfrezeler ile hareket edecektir.”

1919’dan beri işgal altında yaşayan millet, şimdi hep birlikte ordusuna eşlik edecekti. 

İstasyon yanındaki şehitlik

Süvariler Türk ordusunun en önemli vurucu gücüydü. Cepheyi yardılar, işgal kuvvetlerini önlerine katıp 9 Eylül’de İzmir’e ulaştılar. 

İlk görevlerinden biri Yunan ordusu ile İzmir’in bağlantısını kesmekti. Küçükköy tren istasyonunu almak bu nedenle kritikti. İşgal güçleri İzmir’den kuvvet getirebilirse, zor duruma düşen Yunan ordusuna yardım edebilirdi. 

27 Ağustos’ta, tam da Küçükköy İstasyonu'nu almak için şiddetli çatışmaların sürdüğü bir anda Süvari Kolordusu komutanı Fahrettin (Altay) Paşa’nın karşısına İzmirli genç bir teğmen çıktı. Adı, Yıldırım Kemal’di. Karargâh subaylarındandı ama hastalandığı için taarruz öncesi Konya Hastanesi’ne gönderilmişti. 

“Taarruz haberini alır almaz hastaneden çıktım, emrinizdeyim,” dedi. Fahrettin Paşa eski görevini teklif etti ama Yıldırım Kemal kararlıydı: 

“Kılıcımı sallayarak İzmir’e önde girmek isterim. Beni en ilerideki bir alaya göndermenizi rica ediyorum.”

Fahrettin Altay, On yıl savaş ve sonrası 1912-1922 adlı kitabında, Yıldırım Kemal ile bu konuşmasından sonra yaşananları anlatıyor: 

“Sevimli genci kırmak istemedim. Önce İkinci Tümen’e gönderildi, oradan da İkinci Alay’da vazifelendirildi. Aradan iki saat geçtikten sonra şehadet haberi geldi. Bu vatansever subayın ardından gözlerim dolu dolu oldu. İzmir’e girdiğimiz zaman da babasının subaylarımızdan onu sorduğunu unutmak mümkün değil.”

Süvariler istasyonu ele geçirdi, İzmir ile bağlantıyı kesti. Küçükköy Tren İstasyonu zaferden sonra Yıldırım Kemal adını aldı. Genç teğmenin kabri de istasyonun hemen yanındaki şehitlikte, 34 silah arkadaşları ile yan yana. İstasyon, İzmir-Konya arasındaki Mavi Tren’in de geçtiği Afyonkarahisar’ın Sinanpaşa ilçesi sınırları içinde. 

Alev alev yanan köyler, şehirler…

Evler, camiler, okullar ateşe verilmiş; hastane, içinde tedavi gören hastalar varken yakılmıştı. Yunan komutan şehrin yanmasını belediye binasının balkonundan izlemişti. Binlerce kişi evsiz kalmıştı.

İzmir'deki Amerikan konsolosu James Loder Park da o dönemde Manisa'yı gezdi. Yıkımı şu kelimelerle kaleme aldı: 

“Kent büsbütün yakılmıştır. Manisa'da yıkılmış ve yakılmış evlerin oranı yüzde 91'dir. Grubumuzun iç bölgelerde ziyaret ettikleri kentler de Yunanlar tarafından yıkılmıştır.”

Manisa en büyük yıkımın olduğu yerdi ama Afyon, Uşak, Salihli ve onlarca köyde de durum benzerdi. 

Yunan ordusunun tahrip taburları, zaten işgalin başından beri sivillere ve yerleşim bölgelerine yönelik saldırılar düzenliyordu. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee 1921'de gazeteci olarak Anadolu'ya gelmiş, gözlemlerini Manchester Guardian’da yazmıştı. 

Toynbee, Akhisar'la Manisa arasında saldırıya uğrayan 84 köy olduğunu, birçok Türk'ün akıbetinden haber alınamadığını, bazılarınınsa cesetlerinin bulunduğunu yazdı. 

Ateş hattındaki başkomutan

Taarruz başladıktan sonra cepheye davet edilen isimler arasında Anadolu Ajansı’nın kurucusu Halide Edip (Adıvar) ve gazeteci Ruşen Eşref (Ünaydın) de vardı. 

Onları İsmet Paşa karşıladı, “Başkomutan yaşanan olayları sizlerin yazmanızı istiyor,” dedi. Ama Mustafa Kemal Paşa orada değildi. Cephede, 11. Tümen’in savaş idare merkezine gitmişti. 

Burası Çalköy ile Selkisaray arasındaki Karatepe’deydi. 

Halide Edip de Ruşen Eşref de şaşırdı, “Ateş hattı değil mi orası?” diye sordular. 

Orası ateş hattındaydı, Karatepe’nin adı da bugün Zafertepe. 

“Kılıca kuvvet”

Zafer 30 Ağustos’ta geldi. Ardından üç yıldır işgal altında olan şehirler tek tek kurtarıldı. Ordu 9 Eylül’de İzmir’e girdi. Son kurşun 17 Eylül’de Bandırma kurtarılırken atıldı. O nedenle bugün kente hâkim bir tepede “Son Kurşun Anıtı” bulunuyor. 

Ön safta hep süvariler vardı. Ama kolay olmamıştı. Süvari kolordusu komutanı Fahrettin Paşa, anılarında 6 Eylül günü yaşananlara dair bir not düşmüş: 

“14. Tümen’de şu raporu aldım: ‘İhtiyat cephane de sarf edilmiştir. Yeni cephane nereden alınacaktır?’ Raporu okuduktan sonra altına şunları yazıp geri gönderdim: ‘Kılıca kuvvet!”

Zaferden bir yıl sonra, Almanya’da yayınlanan Wissen und Wehr adlı askerî dergi, süvarilerin rolüne uzun bir bölüm ayırdı: 

"Süvari Kolordusu'nun faaliyeti, zaferin katî gücünü temin etmiştir. General Fahrettin, bu suretle harp tarihinin en başarılı kumandanları arasına girmiştir. Kolordusu Ilgın'dan İzmir'e kadar 900 kilometreyi hiç duraksamadan 20 günde katetmiştir."

Galip ile mağlup komutanların karşılaşması

Yunan 1. Kolordu Komutanı General Trikupis ve 2. Kolordu Komutanı General Digenis, 2 Eylül günü Murat Dağı yakınlarında Çalköy’de esir düştü. Uşak’ta Türk karargahına teslim edilen Trikupis ve Digenis önce İsmet Paşa ardından Mustafa Kemal Paşa ile görüştü. 

Trukupis, Yunan işgal güçlerinin başkomutanlığına atandığını bilmiyordu. Zira İzmir’deki karargahla haberleşme imkanı kopmuştu. Mustafa Kemal Paşa’dan öğrendi. Atatürk’ün bu görüşmede Yunan komutana, “Harp bir talih oyunudur, General. Bazen, en mahiri de yenilir. Siz vazifenizi yaptınız. Mesuliyet talihten geliyor. Müteessir olmayınız,” dediği konuyla ilgili hemen her tarih kitabında yazar.

Ama daha az bilinen, İsmet Paşa ile esir generaller arasında geçen konuşma. Galip ve mağlup generaller o gün ilk karşılaştıkları zaman, Türk taarruzunun başlamasından sonraki hamlelerin askerî bir hesabını yaptı: 

İsmet Paşa: Muharebenin başladığı ilk gün topçu ateşini niçin çabuk durdurdunuz ? Biz cephenizi dövüyorduk ve siz mukabele etmiyordunuz. Halbuki henüz daha çekilmeye karar vermemiştiniz. Piyadeniz gayet sert duruyordu.

General Trikupis: Bataryaların gözetleme noktaları çok ileride seçilmişti. Gözetleme noktaları ve bataryalar kablolarla bağlıydılar. Sizin topçu ateşiniz o kadar şiddetli ve muntazam başladı ki, kendi toplarımızı isabetli kullanalım diye çok ileriye sürdüğümüz gözetleme noktalarının hepsi düştü, tahrip oldu. Toplar içinde mermi olduğu halde duruyordu. Gözetleme yerlerindeki subay ve erlerin bir kısmı öldü, telefon kabloları koptu ve bu suretle ateş edemez hale geldik.

İsmet Paşa: Biz Akşehir’e yan dönmüş vaziyette taarruz ediyorduk. Niçin Akşehir istikametine bir taarruz yapmadınız?

General Trikupis: Süvariniz arkamıza düştü, telaş ettik.

İsmet Paşa (Digenis’e dönerek): Neden cephedeki duruma yardım etmediniz?

General Digenis: Nasıl yardım edecektim? Ben de taarruza maruz kaldım. Bütün mevzilerim düştü. Ayrıca aldığım emir oraları korumaktı. Bu sebeple emrimdeki kuvvetlerle cephemi takviye ettim ve karşı taarruzla sizin kuvvetlerinizi püskürttüm, mevzileri geri aldım.

İsmet Paşa: Niçin Eskişehir’e çekilmediniz?

Trikupis: İzmir’e doğru çekilmek ve İzmir istikametini kapamak için emir aldım. Başkomutan Hacıanestis bana verdiği emirde, cephede muharebeyi kaybettiğimizi anlayınca birliklerini İzmir üzerine çekti.  

İşgalden zafere…

Yokluklar içinde başlayan Millî Mücadele’de zafer, 30 Ağustos 1922’de kazanıldı. Başkomutan Meydan Muharebesi, Türkleri Asya’ya geri göndermek isteyen emperyalistlerin kesin yenilgisiydi. Türk tarihi açısından ne anlama geldiğini de Falih Rıfkı Atay’ın şu sözleri anlatıyor: 

“Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı'nın pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğu'nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.” 

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ