" Yunanistan bizim parayla silahlanıyor" argümanı, olguları sığ bir milliyetçilik sosuna bulamaktan başka bir şey değil. Küreselleşmiş dünyada jeopolitik dengeler, bir Türk turistin Tilos’ta yediği kalamarın ya da Poros’ta ödediği palamar ücretinin vergisiyle şekillenmez. Yunanistan’ın savunma bütçeleri, AB fonları, Nato stratejileri ve müttefiklik anlaşmaları üzerinden yürüyor. Türkler Yunanistan’a komşuyu zengin etmek için gitmiyor, kendi ülkesinde bulamadığı öngörülebilirliği, kural eşitliğini ve fiyat-hizmet dengesini aramaya gidiyor...

Dün, Ertuğrul Abi'nin (Özkök) yazısını okuyunca, bir süreden beri yazmak istediğim Yunan adaları yla ilgili yazıyı artık yazmamın vaktinin geldiğini düşündüm. Ertuğrul abi, Leros adasında tekneyi kıçtan kara bağladıklarını, ancak bu duruma oradaki Yunan bir kadının “Burada yasak ” dediği için de alargaya geçtiklerini söylüyor. Kadının haklı olduğunu ancak, “Burası türkiye değil, avrupa Birliği” Diye itiraz ettiği için kadına içerlediğini anlatıyor.
Ben de eşim ve çok yakın bir çift arkadaşımla beraber üç haftalığına Yunan adalarına gittim. Gözlemlerimi sizinle paylaşmak isterim.
Denizcilikten çok anlamam ama iyi bir gözlemciyimdir. Bence denizcilik sadece dümen tutmak değil, aynı zamanda kıyılara ve hayatlara başka bir açıdan bakabilmektir. Poros’un o sakin kanallarından süzülüp Hydra’nın motor gürültüsünden arınmış taş sokaklarına çıktık; Ermioni’nin bakir koylarında nefes alıp Tilos ve Paros’un havasını kokladık. Bu adaların sessizliğinde demir attık.
Gördüm ki; denizde olmak sadece rüzgârı arkana almak demek değil. Kıyıya çıktığınız an sosyolojik bir laboratuvarın ortasına düşmektir. Türkiye’de bu yazın en popüler ve hararetli tartışması malum "Türkler neden akın akın Yunanistan’a gidiyor?" oldu. Üstelik bu soruya bir de milli reflekslerle eklenen o meşhur ezber var: "Gidip parayı Yunan’a bırakıyorsunuz, onlar da o parayla silahlanıp bize doğrultuyor!"
Müsaadenizle bu tartışmaya biraz serinkanlı, biraz nüktedan ama pusulası düzgün bir yerden yaklaşalım.
Kural vicdana dönüştüğü zaman
Benim kardeş gibi sevdiğim tekne arkadaşım, Dolunay Kışlalı Edis’in “Der ki” adlı sitede paylaştığı "Mış Gibi Yaşamlar" başlıklı yazısını okudum. Onun Yunanistan gözlemlerini okurken sık sık başımı salladım. Dolunay, çok doğru bir tespite parmak basmış. Diyor ki: “Yunanistan’da sistem daha medeni oldukları için değil, kurallar tavizsiz uygulandığı için işliyor. Bir kural yıllarca ciddiyetle uygulandığında, ceza korkusu olmaktan çıkıp toplumun doğal bir davranış biçimine, yani vicdanına dönüşüyor”.
İşte, bizim kıyılarımızla komşunun kıyıları arasındaki en büyük fark burada başlıyor. Örneğin tekne ve motor yat mevzuatı… AB üyesi Yunanistan’da kurallar kâğıt üzerinde kalmıyor. Sintine ve pis su tanklarının koylarda boşaltılması kesinlikle yasak ve denetimler can yakıcı. Tekneciler pis sularını küçük koylarda denize bırakmıyor, açıkta ya da marinalarda tahliye ediyor. İlk başlarda ceza yememek için başlayan bu kural, zamanla "birazdan içine gireceğim suyu neden kirleteyim?" bilincine evrilmiş.
Bizde ise mevzuat var ama uygulama kâğıt üzerinde "mış gibi" yapmaktan ibaret. Göcek koylarındaki şamandıra sistemine bakın; doğayı korumak gibi ulvi bir niyetle yola çıkıp, arkasında kimin olduğu belirsiz bir rant kapısına dönüştü. Yunanistan’da fiş kesmeyen işletmeleri anında kapatırken, denetçiler gelip masadaki adisyonla fişi tek tek karşılaştırırken, bizde kuralın adil uygulanacağına dair güven sarsıldığı için kimse kuralları içselleştirmiyor.
Ayrıcalık hastalığı ve rüşvet
Fakat madalyonun bir de öteki yüzü var. Bu seyahatimde bize çok çarpıcı geldi. Biz Türkler, kendi ülkemizde alışık olduğumuz "kuralların arkasından dolanma" ve "parasıyla ayrıcalık satın alma" huyumuzu maalesef komşuya da ihraç etmişiz.
Limanlarda, tonozlarda ya da restoranlarda sıra beklemek yerine işini kestirmeden halletmek, teknesine öncelik almak ve bir adım öne geçmek için bahşiş sınırlarını aşıp Yunan görevlileri rüşvete alıştırma çabamız az buz değil. Yıllardır tıkır tıkır işleyen, herkesin sırasını beklediği adil bir sistemi, kendi "kural tanımaz" refah anlayışımızla zehirlemeye çalışıyoruz. Ne acıdır ki, kuralsızlıktan Kaç ıp sığındığımız o düzeni, kendi elimizle bozmak için çabalayan yine biziz.
Komşuda yoğurt daha ucuz
Gelelim işin en çok konuşulan, doğrudan cüzdana dokunan kısmına. Evet, Yunanistan fiyatlar konusunda Türkiye’den daha ucuz. Hem de bunu euro/TL kurunun geldiği seviyeye rağmen söylüyorum.
Hydra’da veya Poros’ta limana yanaşıp bir restorana oturduğunuzda önünüze gelen porsiyonun büyüklüğü, ahtapotun tazeliği ve adisyondaki rakam bizim Bodrum veya Çeşme ile kıyas kabul etmez. Türkiye’de turizm, "bir sezonda bütün yılı kurtarma" hırsına ve kontrolsüz bir fiyat köpüğüne teslim olmuş durumda. Yunanistan’da ise tabaktaki yemeğin de, limana bağlanan teknenin de bir ederi var ve o eder herkes için eşit. İnsanlar enayi yerine konulmadığını hissettiği yere gider. Olay bundan ibaret.
Silahlanma tezi ve gerçekler
Şimdi gelelim o meşhur "Yunanistan bizim parayla silahlanıyor" tezine… Bu argüman, olguları sığ bir milliyetçilik sosuna bulamaktan başka bir şey değil.
Küreselleşmiş dünyada jeopolitik dengeler, bir Türk turistin Tilos’ta yediği kalamarın ya da Poros’ta ödediği palamar ücretinin vergisiyle şekillenmez. Yunanistan’ın savunma bütçeleri, AB fonları, NATO stratejileri ve müttefiklik anlaşmaları üzerinden yürüyor. Bir insanın daha adil bir hizmet almak, daha iyi korunmuş bir doğada dinlenmek ve bütçesine saygı duyulduğunu görmek istemesini "vatana ihanet" veya "komşuyu silahlandırmak" olarak okumak, tamamen kendi iç meselelerimizden kaçma çabasıdır.
Türkler Yunanistan’a komşuyu zengin etmek için gitmiyor, kendi ülkesinde bulamadığı öngörülebilirliği, kural eşitliğini ve fiyat-hizmet dengesini aramaya gidiyor.
Pusulayı doğru tutmak lazım
Geçirdiğim üç haftalık seyahatten geriye kalan en net his şuydu: Huzur, kuralların herkes için geçerli olduğu yerde başlıyor. Sistem, tepedekinden en alt kademedekine kadar herkesi kapsadığında ve kimseye "özel ayrıcalık" tanınmadığında toplum nefes alıyor.
Türk insanının Yunan adalarında bulduğu şey sadece ucuz tavernadan ibaret değil; kuralların "mış gibi" yapılmadığı, denizin ve doğanın gerçekten korunduğu, emeğin ve paranın karşılığının Alındı ğı bir yaşam ritmi. Biz kendi kıyılarımızda rantı değil doğayı, ayrıcalığı değil kuralı önceliklendirmediğimiz sürece, rotalar komşunun limanlarına kırılmaya devam edecek.
Ve inanın asıl sorumluluk, komşunun huzuruna kaçanlarda değil, kendi evinin düzenini bozanlardadır.