türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler, her Seçim arifesinde veya siyasi sıkışma anında karşılıklı tatbikatlar, sert salvolar ve kamuoylarını konsolide eden hamasetle alevlendirilen o bilindik. bir fasit dairenin içindedir. Ekranlarda ve meydanlarda fırtınalar koparılırken, meselenin hukuki derinliği, diplomatik tarihi ve sahadaki jeopolitik gerçekleri ne yazık ki popülist reflekslerin gölgesinde kaybolup gitmektedir. Oysa Dış Politika , sloganlarla değil, arşiv bilgisi, uluslararası hukuk tutarlılığı ve soğukkanlı bir stratejik akılla ve fırsatlara odaklanılarak yürütülmek zorundadır.
Masadaki Çözümsüzlüğün Temeli: Tanımlanamayan Uyuşmazlık
Her şeyden önce çıplak gerçeği teslim edelim. Türkiye ile Yunanistan arasında üzerinde mutabakata varılmış sorun sayısı ve başlığı dahi bulunmamaktadır. Atina’ya göre Ege’de tek bir mesele vardır, o da kıta sahanlığı sınırlandırmasıdır. Ankara açısından ise tablo en az beş temel başlıkta düğümlenmiş altı uyuşmazlığı barındırır. Karasularının genişliği - kıta sahanlığı, FIR hattı (hava sahası), adaların askersizleştirilmiş statüsü, mülkiyeti antlaşmalarla devredilmemiş ada ve adacıkların (EGAYDAAK) statüsü ve arama-kurtarma sahalarının sınırlarıdır.
Yıllardır yürütülen istikşafi görüşmelerin bir arpa Boyu yol alamayışının temel nedeni de budur. Sorunun adını ve sayısını dahi birlikte koyamayan iki başkentin masadan kalıcı bir mutabakat üretmesini beklemek saflık olur.
İşin hukuk boyutuna gelindiğinde ise Türkiye’de yerleşik ama yanıltıcı bir algı hüküm sürmektedir. "Hukuk bütünüyle bizim lehimizde." Madem öyle, neden uluslararası yargı zeminine gitmekten Kaç ınan taraf hep biz görünüyoruz? 1970’lerden bu yana Yunanistan kıta sahanlığı konusunu Uluslararası adalet Divanı’na Taşı ma çağrısı yaparken, Ankara bu davetleri reddetmiştir. Uluslararası hukukta perakende anlayış işlemez; "Şu başlığı mahkemeye götürelim ama diğerini asla tartıştırmayız" diyemezsiniz. Bu arada belirtelim, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) taraf olmamamızın perde arkasındaki temel dinamik de yalnızca adaların deniz alanları tanımı değil, sözleşmenin getirdiği zorunlu yargı yetkisi mekanizmasıdır.
Kıta sahanlığı tezimizin temeli 1973’e ve 1958 Cenevre Sözleşmesi’nin getirdiği "doğal uzantı" (natural prolongation) ilkesine dayanır. Merhum Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Gündüz Ökçün döneminde de savunulduğu üzere Ege Denizi, Pire ve Atina önlerine kadar Anadolu anakarasının jeolojik bir uzantısıdır. Bu nedenle adaların müstakil kıta sahanlığı olamaz, deniz tabanı hakkaniyet esasına göre yarı yarıya paylaşılmalıdır. Yunanistan ise adaların tam kıta sahanlığı olduğunu iddia ederek adeta Ege’yi bir " Yunan gölüne" çevirme arzusundadır. Karasularında da benzer bir açmaz yaşanmaktadır. Anadolu’nun hemen burnunun dibindeki adalar için ortay hat dayatması hakkaniyete aykırıdır. Nitekim 1932 tarihli Meis düzenlemesi anakara ile ada arasındaki dengesizliğin kabul edildiği somut bir emsaldir.
Karartılan Diplomasi Tarihi ve Adaların Statüsü
Adaların silahlandırılması meselesi de popülist ezberlerle ele alınan bir diğer konudur. Lozan Barış Antlaşması, Lozan Boğazlar Sözleşmesi ve 1947 paris Barış Antlaşması gibi belgeler adaların silahsızlandırılmış ve askersizleştirilmiş statüsünü açıkça düzenlemiştir. Ancak burada Cumhuriyet diplomasisinin kimi kritik dönemeçleri maalesef unutturulmuş veya arşivlerin karanlığına terk edilmiştir.
1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi sürecinde Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler fevkalade yapıcı bir işbirliği zeminindeydi. Atina Büyükelçimiz Ruşen Eşref Ünaydın’ın yoğun gayretleri ve iki ülke arasındaki sıcak atmosfer neticesinde, Montrö’nün ardından dönemin Dışişleri Bakanı Tbmm kürsüsünden "Biz kendimiz için ne istiyorsak dostumuz Yunanistan için de aynısını istiyoruz; Limni ve Semadirek’e asker konuşlandırılması mümkündür" mealinde bir beyanda bulunmuştur. 1960’lara kadar, yani Kıbrıs meselesi ve 6-7 Eylül olaylarıyla ilişkiler zehirlenene dek Ankara bu konuda sessiz kalmıştır. Gerilim tırmanınca ise devlet refleksi "Montrö Boğazlar Sözleşmesi adaları kapsamaz, Lozan Boğazlar sözleşmesinin askersizleştirme hükümleri bakidir" tezine sarılmıştır.
Hava sahası ve karasuları dengesizliğinde de benzer bir Bilgi kirliliği mevcuttur. Yunanistan’ın 6 mil karasuyuna karşılık 10 mil hava sahası dayatması şüphesiz uluslararası teamüle ve akla aykırıdır. Ancak iddia edildiği gibi bu durum 1936’da tek taraflı bir genişleme değil, 1932’de ilan edilen 10 millik sahanın, Atatürk dönemi dostluk ikliminde ve Montrö sonrasında bir iyi niyet jesti olarak deniz için 6 mile çekilmesinin tuhaf bir tortusudur. O dönemin Atatürk-Venizelos yakınlaşması, Balkan Paktı süreçleri ve ortak vizyonu nedense resmi hafızada karartılmıştır. Oysa geçmişin rasyonel diplomasi arşivini açmadan, bugünün krizlerine kalıcı çözümler üretemezsiniz.
Casus Belli ve 12 Mil Tuzağı
Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in periyodik olarak dillendirdiği "12 mil hakkımız tartışılmaz" söylemi, doğrudan iç siyasetteki milliyetçi baskıları savuşturmaya ve Türkiye’nin 1995 tarihli casus belli (savaş sebebi) Kararı nı batı kamuoyunda bir "saldırganlık ve tehdit" argümanı olarak pazarlamaya yöneliktir.
Ancak burada Ankara’nın kendi eliyle yarattığı coğrafi ve hukuki gedikleri de görmek icap eder. 1995 tarihli TBMM kararında savaş nedeni sayılan alan sarih bir biçimde "Ege Denizi" olarak tanımlanmıştır. Peki, Ege nerede biter, Akdeniz nerede başlar? Tarihsel olarak Fethiye açıklarına kadar uzanan sınır çizgimiz, maalesef 2019 Libya mutabakatı sonrasında Marmaris hattına kadar kuzeye çekilmiştir. Yani Rodos’un Anadolu’ya bakan güney ve doğu yakasında yarın bir karasuyu artırımı gündeme gelse, BM’ye kendi ellerimizle sunduğumuz haritalar yüzünden casus belli kararına hukuken ciddi bir tartışmaya düşeceğimiz aşikârdır.
"Mavi Vatan" Sloganı, Libya Mutabakatı ve Diplomatik İzolasyon
Gelelim "Mavi Vatan" kavramına ve Doğu Akdeniz’deki çıkmazlarımıza... Teknik ve hukuki açıdan bir ülkenin "mavi vatanı", o ülkenin tam egemen olduğu karasularıdır, nokta. Bunun ötesindeki kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) alanları, yalnızca deniz tabanındaki ve su kütlesindeki ekonomik kaynakların işletilmesine dair sınırlı egemen haklar tanır. Kıta sahanlığı ilan ettiğiniz alandan üçüncü bir ülkenin gemisi geçer, denizaltısı tatbikat yapar, hatta usulüne uygun bilgi vererek boru ve kablo hattı döşeyebilir. Buraları mutlak bir "vatan toprağı" retoriğiyle kamuoyuna sunup şovenist refleksleri kabarttığınızda, sahadaki uluslararası dengeleri doğru yönetemezsiniz.
019 yılında Libya ile imzalanan Deniz Yetki Alanları Mutabakatı tam da bu stratejik zaafın örneğidir. Meşruiyeti tartışmalı bir Trablus yönetimiyle, doğudaki meclisin onayı olmaksızın ve üçüncü tarafların haklarını gözetmeden masa başında çekilen o hat, siyasi bir iddia olarak kalabilirdi. Fakat bunu BM’ye tescil ettirip hukuki bir belgeye dönüştürdüğünüz anda Pandora’nın kutusu açılmıştır. Ege’de hukuki yargı yolundan kaçınırken, Akdeniz’de meseleyi katı bir hukuki çerçeveye indirgemek kendi ayağımıza kurşun sıkmak olmuştur.
Netice ne oldu? Yunanistan, yıllardır İtalya ve Arnavutluk ile çözümsüz kalan deniz sınırlarını alelacele müzakere edip Sonuç alndırdı. Ardından da Mısır ile Türkiye’nin aleyhine bir sınırlandırma antlaşmasına imza attı. Oysa Türkiye, Sertaç Hamdi Başaran’ın da işaret ettiği üzere 28. meridyenin batısında Girit’in güneyine kadar uzanan geniş bir meşru statükoyu donanmasının caydırıcılığıyla elinde tutuyordu. Libya anlaşmasıyla bu statükoyu bozdu Mısır ile Yunanistan’ın çizdiği hat 28. meridyenden Rodos’un ortasına inerek lehimize olan alanı fiilen budadı.
Hepsinden acısı, 2003 yılında dönemin Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in "Türk dostlarımızı gücendirmeyelim" diyerek masada beklettiği Kahire-Atina anlaşması, Türkiye’nin ideolojik ve öngörülemez dış politika savrulmaları neticesinde hayata geçirildi. Ankara’nın Mısır ile erken dönemde hakkaniyete uygun bir MEB anlaşması yapma fırsatını ideolojik bagajlar uğruna heba etmesi, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de tam bir diplomatik yalnızlığa ve fiili izolasyona sürüklemiştir.
Doğu Akdeniz’deki Enerji Denklemi ve İsrail Faktörü
Gelinen noktada Doğu Akdeniz , salt Ankara ile Atina arasında ikili bir bilek güreşi olmaktan tamamen çıkmıştır. Karşımızda İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın kurduğu, ortak askeri tatbikatlarla (Medusa gibi) tahkim edilen, Fransa ve ABD’nin açık siyasi şemsiyesi altına giren çok uluslu bir güvenlik mimarisi bulunmaktadır.
Davos’taki "One Minute" çıkışı ve Mavi Marmara sonrasında Türkiye ile stratejik bağları kopan İsrail, güvenlik mimarisini doğrudan Güney Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden Yeniden kurgulamıştır. Gazze ve İran gerilimleri bağlamında İsrail’in savunması ABD ve Nato için birincil öncelik haline geldikçe, Kıbrıs adası fiilen batılı güçlerin batmayan bir uçak gemisine dönüşmüştür. Fransızların askeri varlığı, ABD’nin silah ambargosunu kaldırması ve İsrail yapımı hava savunma sistemlerinin adaya entegrasyonu, Türkiye’nin Kıbrıs politikasındaki "iki devletli çözümden başka seçenek yoktur" diyerek masadan çekilen ve uluslararası meşruiyet üretmeyen yaklaşımının yarattığı boşlukta serpilmiştir.
Üstelik sahada artık sadece devletler değil; Chevron, ExxonMobil, Total ve Eni gibi küresel enerji devleri vardır. ExxonMobil’in eski CEO’sunun ABD Dışişleri Bakanı olarak Külliye’de müzakere yürüttüğü parsellerde bugün Amerikan ve Katar ortaklıklarının sondaj yapması, jeopolitiğin ne denli karmaşık ve çok katmanlı olduğunu gösteren ibretlik bir tablodur.
Bütün bu karamsar tabloya rağmen jeopolitik yapı henüz taşlaşmış, geri döndürülemez bir nihayete ermiş değildir. Çünkü Doğu Akdeniz çanağındaki hidrokarbon kaynaklarının ticarileşmesi, küresel tekellerin kâr realizasyonu açısından Türkiye alternatifi olmaksızın fizibıl değildir. Gazın sıvılaştırılarak Uzak Doğu’ya taşınması yahut deniz altından Avrupa’ya boru hattı (EastMed) döşenmesi ekonomik akılla izah edilemez. Bölgenin en büyük pazarı ve en rasyonel transit güzergâhı Türkiye’dir. Nitekim Suriye iç Savaşı ndan evvel Türkiye, Doğu Akdeniz gazını Mısır, Ürdün, Suriye üzerinden Kilis’e ulaştıran Arap Doğalgaz Boru Hattı projesinin merkezindeydi. Bu hat bugün mevcuttur..
Hamasetten Rasyonel Akla Dönüş Mecburiyeti
Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’deki düğümleri çözebilmesi, günübirlik seçim hesaplarına endeksli milliyetçi salvolardan, öngörülemez ve ideolojik reflekslerden vazgeçmesine bağlıdır. Dış politikayı içeriye propaganda malzemesi yapma kolaycılığı, ülkenin hakiki menfaatlerini erozyona uğratmaktadır.
Mısır ile normalleşme adımları gecikmiş fakat zaruri bir başlangıçtır. Ancak Doğu Akdeniz’de oyunun kurallarını yeniden belirlemek istiyorsak, masadaki tehditlere takı lıp kalmak yerine fırsatlara odaklanan, küresel enerji dinamiklerini okuyan, diplomasi tarihimizin unutturulan rasyonel uzlaşı geleneklerini hatırlayan ve hukuki tutarlılığı elden bırakmayan bir devlet aklını ivedilikle hâkim kılmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde, kendi kamuoyumuza ilan ettiğimiz haritalarla övünürken, masalarda kurulan oyunların tamamen dışına itilmekten kurtulamayız.