Toprak ve su, Çanakkale’nin gündelik hayatının bir parçası. Kıyılar, boğazın hareketi ve değişen sınırlar, bu iki unsurun birbirini nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. Çanakkale Bienali de 10. edisyonunda bu ilişkiden yola çıkıyor. “Metcezir // Ebb & Flow” temasıyla düzenlenen bienal, doğa ve insan arasındaki bağın yanı sıra hafıza, zaman ve coğrafyayı ele alıyor.
Farklı mekânlara yayılan sergilerde malzeme, ses ve mimari anlatının bir parçasına dönüşüyor. İşler yalnızca doğaya bakmıyor, insanın yaşadığı çevreyle kurduğu ilişkiyi de sorguluyor. Dönüşüm fikri bazen bir malzemenin biçim değiştirmesinde, bazen yıllardır kullanılmayan bir yapının yeniden açılmasında, bazen de endüstriyel parçaların çıkardığı seslerde karşılık buluyor.
Bu yaklaşım, bienalin kentle kurduğu ilişkide de görülüyor. Yönetici küratör Deniz Erbaş, açılış konuşmasında 60’ın üzerinde sanatçıyı bir araya getiren organizasyonun yerel yönetimler, üniversite, sivil toplum kuruluşları, turizm sektörü ve kente katkı sunan markaların ortaklığıyla sürdüğünü vurguladı. Çanakkale’nin kültür ve sanatla anılan bir kent olması için birlikte üretmenin önemine dikkat çekti.
Kurucu direktör Seyhan Boztepe de 10. edisyonun bienalin kurumsal yapısını güçlendirdiğini belirtti. Seramiği odağına alan uluslararası bir sergi hazırlamanın zorluklarına değinen Boztepe, bu yolculuğun gelecekte genç kuşaklar tarafından sürdürülmesini umduğunu dile getirdi. Bienalin arkasındaki bu ortaklık, sergilerin ötesinde bir anlam taşıyor. Sanat, kentteki farklı kurumları ve insanları bir araya getiren bir buluşma alanı yaratıyor.
Malzemenin hafızası
Bu yılın öne çıkan başlıklarından biri seramik. Topraktan elde edilen bir malzemenin ateşle biçimlenmesi, kırılması ve yeniden yorumlanması, bienalin dönüşüm temasıyla örtüşüyor. “Özel Odak: Seramik” seçkisi, seramiği yalnızca bir üretim tekniği olarak değil, geçmişi ve hafızayı taşıyan bir malzeme olarak ele alıyor.
Troya Müzesi, MAHAL Sanat, Korfmann Kütüphanesi ve Mavi Ev’e yayılan seçki, Çanakkale’nin arkeolojik geçmişini çağdaş sanatla buluşturuyor. Kırılmış ya da zaman içinde kaybolmuş nesneler, yeni üretimlerde farklı anlamlar kazanıyor. Yerel üreticilerle kurulan ilişkiler ve bienal için hazırlanan işler de bu bağı güçlendiriyor. Böylece seramik, kentin kültürel mirasını bugüne taşıyan bir araca dönüşüyor.
Mustafa Tunçalp’in çalışması, bu ilişkinin somut örneklerinden biri. Sanatçı, eski Çanakkale seramiklerindeki at figürlerinden yola çıkarak bu formları soyut bir yorumla yeniden ele alıyor. Porselen ve yüksek derecede pişirilen şamotlu çamurla ürettiği eser, geçmişteki biçimleri olduğu gibi tekrarlamak yerine onlarla yeni bir ilişki kuruyor.
Tunçalp’in seramikle ilişkisi çocukluk yıllarında başlamış. İstanbul’un Sarıyer ilçesinde toprağa duyduğu ilginin ardından Tatbiki Güzel Sanatlar’da eğitim almış. Almanya ve Yıldız Porselen’deki deneyimlerinin ardından Çanakkale Seramik’te 45 yıl çalışmış. Hacettepe ve Dokuz Eylül üniversitelerinde de ders veren sanatçı, bugün İzmir’deki atölyesinde üretmeyi sürdürüyor. Çanakkale’yle bağının devam etmesi, seramik geleneğinin yalnızca nesnelerde değil, bilgi ve deneyimin kuşaklar arasında aktarılmasında da yaşadığını hatırlatıyor.
Mavi Ev’de geçmişle karşılaşma
Bienalin dönüşüm fikri, Mavi Ev’de daha somut bir karşılık buluyor. Yaklaşık 50 yıldır kullanılmayan yapı, sergi için yeniden açılmış ve temizlenmiş. Bir zamanlar molozlarla kaplı olan ev, şimdi eserlerle birlikte kendi geçmişini de görünür kılıyor. Burada mekân, sanatın sergilendiği bir arka plan olmaktan çıkıyor; tarihiyle serginin bir parçasına dönüşüyor.
Evde seramik, cam ve ses arasında kurulan ilişkiler, malzemeyi farklı duyular üzerinden deneyimlemeye imkân veriyor. Gülden Ataman’ın dokunma ve sesi öne çıkaran seramikleri, izleyiciyi eserin karşısında duran bir gözlemci olmaktan çıkarıyor. Katılımla oluşan sesler, her karşılaşmada değişen bir kompozisyon yaratıyor.
Kemal Tizgöl’ün “Otoban” adlı çalışması, evin koridorunda hareket ve kesinti fikrini öne çıkarıyor. Seramik birimler ve kesintili çizgiler, yol alma hissiyle sürekliliğin bozulmasını bir arada taşıyor. Derya Geylani’nin cam işleri ise yükselme, geri çekilme, yoğunlaşma ve seyrelme gibi hareketleri malzemenin biçimi üzerinden görünür kılıyor. Eski porselen parçalarla camın bir araya geldiği eserlerde geçmişin izleri, yeni bir üretimin içinde varlığını sürdürüyor.
Bu çalışmalar arasında dolaşırken evin kendi tarihi de algının bir parçası hâline geliyor. Yapının yeniden kullanıma açılmasıyla malzemenin dönüşümü birbirine karşılık veriyor. Geçmiş tamamen geride kalmıyor, bugünkü karşılaşmaların içinde yeniden beliriyor.
Endüstriyel sesler, doğanın izleri
Bienalin farklı mekânlarında ses de önemli bir yer tutuyor. Sanayi alanlarından toplanan parçalarla yeniden kurulan Truva atı, kentin endüstriyel geçmişiyle kültürel hafızasını aynı yapıda buluşturuyor. Endüstriyel malzemelerden ses üreten işler de alışıldık nesnelerin başka türlü algılanmasını sağlıyor.
Tophane Noise Band’in basit, el yapımı enstrümanlarla ürettiği ilkel sesler, doğanın seslerini taklit etme fikrinden hareket ediyor. Ortaya çıkan sesler, doğal olanla insan eliyle üretilen arasındaki sınırı belirsizleştiriyor. Ses burada yalnızca işitilen bir unsur değil, insanın çevresiyle kurduğu ilişkinin de bir parçası.
Kent merkezinden Troya’ya uzanan sergi rotası
Bienalin farklı mekânlara yayılması, Çanakkale’yi de sergi deneyiminin bir parçası hâline getiriyor. Kent merkezindeki MAHAL, StudioMAHAL, FeHAN, Mavi Ev ve Balıkhane gibi duraklar, farklı yapıların ve kullanım geçmişlerinin çağdaş sanatla buluştuğu alanlar sunuyor. Eski palamut depolarının bulunduğu çevrede yer alan MAHAL ve yakınındaki diğer mekânlarda yapıların geçmişi tamamen silinmiyor. Taş, tuğla ve endüstriyel kullanımın izleri, eserlerle birlikte varlığını sürdürüyor.
Troia Vakfı Korfmann Kütüphanesi ise sergi rotasına arkeoloji ve araştırma üzerinden başka bir boyut ekliyor. Troya araştırmalarıyla bağlantılı bu mekânda çağdaş sanat, geçmişe ilişkin bilginin biriktiği bir ortamda karşılık buluyor.
Rotanın önemli duraklarından biri de Troya Müzesi. Troya Antik Kenti’ne yakın konumlanan müze, bölgenin arkeolojik mirasını çağdaş bir müzecilik anlayışıyla sunuyor. Bienalin bu coğrafyaya uzanması, geçmişle bugün arasındaki ilişkiyi daha geniş bir çerçevede düşünmeye imkân veriyor.
Troya, yalnızca arkeolojik kalıntılardan ibaret değil. Yüzyıllar boyunca destanlar, edebiyat ve sanat aracılığıyla yeniden anlatılmış bir yer. Her dönem bu tarihsel mirasa kendi sorularıyla yaklaşmış, Troya’nın anlamını yeniden yorumlamış. Çağdaş sanatın aynı coğrafyada yer alması da bu anlatıya yeni bir katman ekliyor. Geçmişten kalan nesnelerle bugünün sanat üretimleri farklı zamanlara ait olsa da ikisi de hafızanın nasıl kurulduğuna ilişkin sorular ortaya çıkarıyor.
Kentin içinden geçen bir şiir
Fransız sanatçı Laurent Lacotte’un “Tek Bir Boğaz / Tek Bir Nefes” adlı çalışması, bienalin kentle kurduğu ilişkiye başka bir boyut ekliyor. Üç dilde bir şiiri merkezine alan eser, sanatçının Çanakkale’de geçirdiği süre boyunca karşılaştığı imgelerden, mekânlardan ve duyusal deneyimlerden besleniyor.
Lacotte, kente önceden belirlenmiş bir fikirle yaklaşmak yerine çevresini gözlemlemeyi ve karşılaşmaların izini sürmeyi tercih ediyor. Kamusal alandaki yazı çalışmaları geçici nitelik taşıyor. Sanatçı, geride hafif izler bırakırken topladığı görüntüleri, kelimeleri ve jestleri fotoğraflarla da kaydediyor. Şiir ve fotoğraf böylece birbirini tamamlayan iki anlatım biçimine dönüşüyor.
Lacotte’un yaklaşımında kent yalnızca insanların yaşadığı bir yer değil. Diğer canlılarla paylaşılan, kendi ritmi ve direnci olan bir alan. Sanatçının tarif ettiği şiirsel ses de bütünüyle insana ya da hayvana ait değil; kentin içinden geçen sürekli bir nefes gibi düşünülebilir. Bu bakış, bienalin insan, doğa ve çevre arasındaki ilişkiye dair sorularını kamusal alana taşıyor.
Dönüşen malzemeler, yeniden okunan bir kent
10. Çanakkale Bienali’nde dönüşüm tek bir malzemeye ya da anlatıya bağlı kalmıyor. Seramikte toprağın biçim değiştirmesinde, camın hareket hissi yaratmasında, endüstriyel parçaların ses üretmesinde ve uzun süredir kullanılmayan yapıların yeniden açılmasında farklı biçimlerde ortaya çıkıyor.
Sergilerin farklı mekânlara yayılması, Çanakkale’nin arkeolojik geçmişini, üretim geleneğini ve endüstriyel izlerini aynı deneyim içinde buluşturuyor. Eserler arasında dolaşırken kentin geçmişi yalnızca korunması gereken bir miras olarak değil, bugünkü üretimle yeniden ilişki kuran canlı bir kaynak olarak beliriyor. Bienalin “Metcezir” teması da bu değişimde karşılık buluyor: Tıpkı gelgit gibi, anlamlar ve ilişkiler sabit kalmıyor; zamanla geri çekiliyor, yeniden ortaya çıkıyor ve başka biçimler alıyor.
Dardanel ve Kale Grubu bünyesindeki Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin ana destekçiliğinde düzenlenen 10. Çanakkale Bienali, yerel kurumların ve uluslararası kültür kuruluşlarının katkılarıyla hayata geçiriliyor. “Metcezir // Ebb & Flow” başlıklı bienal, 20 Kasım’a kadar ziyaret edilebilir.
GALATASARAY
BEŞİKTAŞ
AMED SPORTİF FAALİYETLER
FENERBAHÇE
TRABZONSPOR
CORENDON ALANYASPOR
KOCAELİSPOR
ARCA ÇORUM FK
KASIMPAŞA
ÇAYKUR RİZESPOR
İSTANBUL BAŞAKŞEHİR FK
GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ
GENÇLERBİRLİĞİ
ERZURUMSPOR FK
TÜMOSAN KONYASPOR
SAMSUNSPOR
GÖZTEPE
EYÜPSPOR










Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir