Bölge, güç dengesinin hassas tartılarla ölçüldüğü kritik bir dönemeçte. Bir tarafta Akdeniz’i kendi güvenlik kalkanı haline getirmeye çalışan Atina-Tel Aviv hattı; diğer tarafta İslamabad ve Riyad ile kendi güvenlik şemsiyesini ören Ankara . Ve bütün bunlar, NATO’da ‘müttefik’ konumunda olan Ankara ve Atina’yı karşı karşıya getiren gelişmeler. Eğer bu askerî bloklaşmalar caydırıcılıktan ziyade gövde gösterisine dönüşürse, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu kendisini geri dönülemez bir çatışma sarmalının içinde bulabilir...
Ege’den Basra Körfezi’ne uzanan hatta taşlar yeniden diziliyor: Bir yanda Yunanistan ile İsrail’in Doğu Akdeniz’e kurduğu füze kalkanı, diğer yanda Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın Mekke anlaşması ’yla hayata geçirdiği üçlü askeri blok. Bölge, caydırıcılıkla kontrolsüz bir çatışma arasında tarihinin en kritik askeri satranç oyununa sahne oluyor.
İç siyasete, ülkedeki hukuksuzluk ortamına, üçüncü sayfa haberlerine, bizi oyalayacak birçok ‘magazinsel’ haberlere gömüldük kaldık. Dış dünyada çok önemli gelişmeler oluyor ama kafamızı kaldırıp bakmıyoruz bile. Haber dahi olmuyor.
İsrail ile Yunanistan ‘Savunma Anlaşması’ imzalıyor. Ayrıntıları biliyor muyuz? Hayır!.. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan ile ‘Mekke Paktı’ adında güvenlik anlaşması imzalıyor. Ayrıntıları biliyor muyuz? Hayır! Sadece çekilen fiyakalı fotoğraflarla yetiniyoruz.
Ben size her iki anlaşmayı, geri planını ve NATO'ya akredite gazeteci olduğum yıllarda izleme ve okuma alış Kanlı ğı edindiğim savunma içerikli uzman platformlardan süzdüğüm bilgileri aktarayım. Konunun ne kadar önemli ve ilgiye muhtaç olduğunu siz de fark edeceksiniz.
İki Büyük askerî blok
Ortadoğu ve Doğu Akdeniz sınırında taşlar yeniden diziliyor. Ancak bu kez diplomasi masalarında barış nutukları değil, orduların birlikte çalışabilirliği ve ortak silah üretimi konuşuluyor. Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile İsrail’in derinleşen askeri ortaklığına karşılık; Ankara, İslamabad ve Riyad ekseninde yükselen Mekke Anlaşması, bölgeyi daha önce görülmemiş ölçekte iki büyük askeri bloka bölüyor.
Doğu Akdeniz'de İsrail parmağı
Yunanistan ile İsrail arasındaki savunma işbirliği, uzun süredir bilinen diplomatik temasların çok ötesine geçmiş durumda. Bunun için Yunan medyasına göz atmak yeterli.
Savunma sanayii kaynaklarına ve uluslararası uzman analizlerine yansıyan verilere göre Yunanistan, hava kuvvetlerinin omurgasını oluşturan Kalamata Pilot eğitim Merkezi’ni 22 yıllığına ve 1,65 milyar dolarlık dev bir bütçeyle İsrailli Elbit Systems firmasına emanet etti.
Bununla da kalınmadı; Atina, İsrail üretimi PULS çok namlulu roketatar sistemlerini envanterine katmak için 750 milyon dolarlık sözleşmelere imza attı, 3 milyar euroyu bulan dev bir hava savunma ve füze kalkanı projesi için de Tel Aviv’in kapısını çaldı.
Bu adımlar, Yunanistan’ı İsrail savunma sanayisinin Avrupa’daki en önemli üretim ve konuşlanma üssü haline getiriyor. Atina-Tel Aviv hattındaki bu stratejik kenetlenme, Ege ve Doğu Akdeniz'deki askeri dengeyi doğrudan hedef alarak bölgedeki güvenlik mimarisini yeniden tanımlıyor.
Mekke’de atılan askerî imza
Doğu Akdeniz’de bu ittifak ağı kurulurken, Doğu’da çok daha geniş çaplı bir stratejik hamle geldi. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, geçtiğimiz günlerde Cidde'de tarihî nitelikteki Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı resmen imzaladı. Anlaşmanın ardından kurulan üçlü mekanizma ise vakit kaybetmeksizin ilk Toplantı sı nı İstanbul’da gerçekleştirdi.
Bu paktı sıradan bir işbirliği protokolünden ayıran en kritik nokta, tarafların taşıdığı askeri ve finansal ağırlık:
-Türkiye: NATO'nun en büyük ikinci ordusu ve gelişmiş savunma sanayisi kabiliyetine sahip .
-Pakistan: Nükleer güce sahip tek Müslüman ülke.
-Suudi Arabistan: Dünyanın en büyük enerji üreticilerinden biri ve muazzam bir finansal gücü var.
Ankara, bu adımın NATO taahhütlerine bir alternatif olmadığını ve BM Şartı'nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayandığını belirtse de verilen temel mesaj net: Bölge ülkeleri artık kendi güvenlik sorunlarını dış aktörlere havale etmek istemiyor.
İttifakların çatışma riski
Peki. Her iki pakt da kâğıt üzerinde "savunma, barış ve istikrar" amacı taşıdığını ilan etse de sahadaki gerçekler öyle mi?
Hayır durum tam tersi. Karşılıklı kurulan bu Yeni askeri bloklar, bölgedeki risk haritasını kökten değiştiriyor. Bu durumu üç maddede özetleyeyim:
Güvenlik ikilemi ve silahlanma yarışı: Bir tarafın füze kalkanı veya roketatar alımı, karşı tarafın ortak üretim ve savunma kapasitesini artırma adımıyla karşılık buluyor. Bu durum, Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar kontrolsüz bir silahlanma yarışını tetikliyor
Kutuplaşmanın derinleşmesi: İsrail-Yunanistan aksı ile Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan üçlüsü arasındaki askeri konsolidasyon, diplomatik çözüm kanallarını tıkama riski taşıyor. En ufak bir yerel kriz, bloklar arası bir tırmanmaya dönüşme potansiyeline bürünüyor.
Küresel dengeye yansımaları: NATO üyesi Türkiye'nin nükleer güç Pakistan ve Suudi Arabistan ile kurduğu bu yeni kalkan, Doğu Akdeniz’de ABD ve İsrail ile yakınlaşan Yunanistan'ın adımlarıyla birleştiğinde, küresel aktörlerin de dahil olacağı çok katmanlı bir satranç tahtası yaratıyor.
Diplomasinin son şansı
Bölge, güç dengesinin hassas tartılarla ölçüldüğü kritik bir dönemeçte.
Bir tarafta Akdeniz’i kendi güvenlik kalkanı haline getirmeye çalışan Atina-Tel Aviv hattı; diğer tarafta İslamabad ve Riyad ile kendi güvenlik şemsiyesini ören Ankara. Ve bütün bunlar, NATO’da ‘müttefik’ konumunda olan Ankara ve Atina’yı karşı karşıya getiren gelişmeler.
Eğer bu askerî bloklaşmalar caydırıcılıktan ziyade gövde gösterisine dönüşürse, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu kendisini geri dönülemez bir çatışma sarmalının içinde bulabilir.
Bölgenin geleceğini füzelerin menzili değil, diplomatların cebinde kalan son barış kırıntıları belirleyecek.