( Tbmm ) - CHP Grup Başkanvekili Serkan Sarı, Manisa’nın Turgutlu ilçesinde bir okulun yakınında meydana gelen saldırının ardından İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’ye, “ türkiye 'de çocukların silaha erişimini engellemek için bugüne kadar hangi somut tedbirleri aldınız? Ruhsatsız silahlanmayla mücadelede hangi sonucu elde ettiniz? Ve daha önemlisi: Bir çocuk evinden silahlarla çıkıp okuluna kadar gelebiliyorsa devlet nerede” Diye Sordu .
CHP Grup Başkanvekili Serkan Sarı, Manisa’nın Turgutlu ilçesinde İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi yakınında meydana gelen silahlı saldırıya ilişkin TBMM’de basın toplantısı düzenledi. Sarı, şunları söyledi:
“Manisa Turgutlu’dan çok üzücü bir haber aldık. Turgutlu İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi önünde silahlı bir saldırı yaşandı. 14-17 yaş aralığında 11 çocuğumuz yaralandı; bunlardan iki tanesinin ne yazık ki durumu ağır. Öncelikle yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Ancak bugün artık yalnızca 'geçmiş olsun' demekle yetinemeyiz. Çünkü birkaç ay önce Kahramanmaraş ’ta, Şanlıurfa’da yaşananların ardından TBMM bu konuda özel bir Araştırma komisyonu kurdu. Aylarca uzmanlar dinlendi. Bakanlıklar dinlendi. Akademisyenler dinlendi. Öğrenciler, veliler, öğretmenler ve sivil toplum kuruluşları dinlendi.
“OKULDA ŞİDDET, SADECE okul KAPISINDA BAŞLAYAN BİR GÜVENLİK SORUNU DEĞİLDİR”
Komisyon 4 Ağustos’ta dinleme çalışmalarını tamamladığını ve rapor aşamasına geçtiğini açıkladı; 6 Ağustos’ta rapora girecek öneriler değerlendirildi. Sorun bilinmiyor değil. Risk bilinmiyor değil. Nereden geldiği bilinmiyor değil. Meclis çatısı altında yapılan çalışmaların ortaya koyduğu en önemli gerçek şudur: Okulda şiddet, sadece okul kapısında başlayan bir güvenlik sorunu değildir. Bu mesele; çocuğun ailesiyle ilişkisinden okul ortamına, akran zorbalığından ruh sağlığına, Sosyal hizmetlerden Dijital dünyaya ve silaha erişime kadar uzanan çok katmanlı bir meseledir.”
Her okula polis ya da özel güvenlik görevlisi koymanın, tek başına bu tür olayları çözemeyeceğini Söyleyen Sarı, "Komisyonda dinlenen Prof. Dr. Hilmi Demir’in çok önemli bir tespiti var: 'Polisle önleme meselenin en son ayağıdır.' Esas mesele erken ve önleyici müdahaledir. Bizim de üzerinde durmamız gereken nokta tam olarak budur. Elbette okul girişleri güvenli olacak. Elbette okul çevresinde kolluk tedbiri alınacak. Elbette silaha erişimle mücadele edilecek. Ama bir çocuk aylar boyunca şiddet sinyalleri veriyorsa, internette saldırı planlarını araştırıyorsa, şiddet içerikli yapılara yöneliyorsa, akranlarından kopuyor ve giderek radikalleşiyorsa; biz bunu ancak elinde silahla okul kapısına geldiği gün fark ediyorsak, artık çok geç kalmışız demektir” dedi.
Sarı, teknolojinin etkilerine değinerek, “Çocuklarımız bugün yalnızca okulda, sokakta veya mahallede sosyalleşmiyor; telefonunun ekranında da sosyalleşiyor. Orada arkadaş ediniyor, dışlanıyor, zorbalığa uğruyor ve kimi zaman şiddetin, nefretin ve radikal düşüncelerin içine çekiliyor. Burada yapılması gereken şey, interneti bütünüyle yasaklamak değildir; çocuğu dijital dünyada yalnız bırakmamaktır. Özgürlük ile çocuk güvenliği arasında hukuka uygun, şeffaf ve denetlenebilir bir sistem kurmaktır” diye konuştu.
“BİR ÇOCUĞUN PSİKOLOJİK DESTEĞE İHTİYAÇ DUYMASI ONU SUÇLU YAPMAZ”
Çocukların ruh sağlığının önemine dikkati çeken Sarı, şöyle konuştu:
"Bir çocuğun psikolojik desteğe ihtiyaç duyması onu suçlu yapmaz. Akran zorbalığı yaşayan bir çocuk 'problemli çocuk' değildir. Komisyonda dinlenen Prof. Dr. Bülent Alan, Türkiye’nin çocuk davranışları konusunda emsal ülkeler arasında ciddi bir 'veri fakirliği' yaşadığını söyledi. Sorunun veri bulunmamasından çok, var olan verinin analiz edilerek işlevsel ve operasyonel hale getirilememesi olduğunu ifade etti. İşte mesele burada düğümleniyor. Okul, rehber öğretmen, aile görüyor, sağlık sistemi bir parçasını görüyor, emniyet başka bir parçasını görüyor, dijital platform başka bir işaret görüyor. Ama bütün bu işaretleri çocuğun üstün yararını esas alarak değerlendirecek, gerektiğinde hızla harekete geçecek sistem yeterince işlemiyorsa kurumların elindeki Bilgi tek başına hayat kurtarmıyor. Bazı vakalarda rehber öğretmenlerin riskleri defalarca tespit ettiğini ancak sonrasındaki mekanizmaların işlemediğini görüyoruz.
“BİR ÇOCUK SALDIRI GERÇEKLEŞTİRMEDEN ÖNCE YARDIM ÇIĞLIĞI ATTIĞINDA DEVLET ONU DUYABİLECEK Mİ”
O halde artık şu soruların açık biçimde cevaplanması gerekiyor: Meclis Komisyonunun aylarca yaptığı çalışmaların ardından hangi önlemler hayata geçirildi? Okullardaki rehberlik ve psikososyal destek kapasitesi ne kadar artırıldı? Riskli vakalarda okul, sağlık, sosyal hizmetler ve güvenlik birimleri arasındaki müdahale zinciri nasıl işletilecek? Çocukların dijital ortamlarda şiddete ve radikalleşmeye sürüklenmesini erken fark edecek mekanizma kuruldu mu? Silaha erişimin önlenmesine ilişkin hangi somut tedbirler alındı? Ve en önemlisi: Bir çocuk saldırı gerçekleştirmeden önce yardım çığlığı attığında devlet onu duyabilecek mi?”
“ASIL MESELE, TESPİTLERİ HAYATA GEÇİRMEKTİR”
Dün, İçişleri ve Milli Eğitim bakanlıkları arasında 'Okul Güvenliği' protokolünün imzalandığını hatırlatan Sarı, şunları kaydetti:
“Mesele; yalnızca toplantı yapmak, komisyon kurmak ya da rapor hazırlamak değildir. Asıl mesele, tespitleri hayata geçirmektir. Çünkü çocuklarımız istatistik değildir. Bir raporun satırları değildir. Bir sonraki olayın ardından okuyacağımız isimler hiç değildir. Okullar, çocuklarımızın korkuyla kapısından girdiği değil, güvenle geleceğini kurduğu yerler olmak zorundadır. Bunun yolu da yalnızca okul kapısına daha yüksek duvar örmekten değil; çocuğun sesini daha erken duymaktan, öğretmenin uyarı sını ciddiye almaktan, rehberlik hizmetini güçlendirmekten, aileyi desteklemekten, dijital riskleri zamanında tespit etmekten ve kurumları gerçekten birlikte çalıştırmaktan geçmektedir. Çocuk silaha ulaşmadan, devlet çocuğa ulaşmak zorundadır.
Şimdi bir de meselenin başka bir tarafına bakalım. Biz burada sürekli 'erken tespit' diyoruz, 'önleyici müdahale' diyoruz, 'çocuğun Verdiği sinyalleri zamanında görelim' diyoruz. Peki kim görecek? Kim takip edecek? Kim o çocukla konuşacak? Kim ailesiyle görüşecek? Kim öğretmenin fark ettiği davranış değişikliğini değerlendirecek? İşte tam burada, Türkiye'nin okullardaki rehberlik kapasitesine bakmamız gerekiyor.
Bugün Türkiye’de devlet okulu olarak 25 bin 99 ilkokul, 18 bin 878 ortaokul, 12 bin 423 lise bulunmaktadır. Buna resmi, özel ve açık öğretim kurumlarını dahil ettiğimizde toplam 74 bin 40 okul bulunmaktadır. 17 bin 640 da okul öncesi eğitim kurumu vardır. Türkiye genelindeki öğrenci sayıları şu şekildedir: İlkokul öğrenci sayısı 5 milyon 704 bin 483, ortaokul öğrenci sayısı 5 milyon 181 bin 914, lise öğrenci sayısı 5 milyon 328 bin 812, okul öncesi eğitim alan 1 milyon 741 bin 314 çocuk da eklendiğinde Türkiye'deki toplam öğrenci sayısı 17 milyon 956 bin 523'tür. Türkiye genelindeki okul rehberlik ve psikolojik danışma servislerinde toplam 41 bin 785 rehber öğretmen / psikolojik danışman görev yapmaktadır. Yani devlet okullarında ortalama 450 öğrenciye 1 rehber öğretmen düşmektedir.
Bir tarafta yaklaşık 18 milyon çocuk, diğer tarafta 41 bin 785 rehber öğretmen ve psikolojik danışman. Sonra diyoruz ki: 'Çocuğun davranışındaki değişikliği erken fark edelim', 'Şiddete yönelmeden müdahale edelim', 'Dijital radikalleşmeyi takip edelim', 'Akran zorbalığını tespit edelim', 'İstismar sinyallerini yakalayalım', 'Bağımlılığa, öfke sorunlarına, kendine zarar verme davranışına zamanında müdahale edelim.' Peki bütün bunları kim Yapacak ? OECD önerilerine ve dünyadaki otoritelerin araştırmalarına göre bu konuda olması gereken, 250 öğrenciye 1 danışman düşmesidir. Bu orana ulaşmak için şu an Türkiye’de 67 bin 600 öğretmen ve psikolojik danışman bulunması gerekir. Yani 25 bin 800 kişilik bir kapasite farkından söz ediyoruz.
“REHBER ÖĞRETMEN, KRİZ ÇIKTIKTAN SONRA ÇAĞRILACAK PERSONEL DEĞİLDİR”
Mevcut norm kadro yönetmeliğinde başka bir sorunla daha karşılaşıyoruz: İlkokullarda rehber öğretmen bulunması için en az 300, ortaokul ve liselerde ise en az 150 öğrenci şartı aranmaktadır. Şiddet riski 300'üncü öğrenciyle mi başlıyor? 149 öğrencisi olan bir ortaokuldaki çocuğun psikolojik desteğe ihtiyacı olmuyor mu? 299 öğrencisi olan bir ilkokulda akran zorbalığı yaşanmıyor mu? Rehber öğretmen, kriz çıktıktan sonra çağrılacak personel değildir. Rehberlik hizmeti, kriz çıkmadan önce çocuğa ulaşmanın yoludur. Bugün okullardaki şiddeti gerçekten azaltmak istiyorsak tartışmayı yalnızca okul kapısındaki güvenlik görevlisinin sayısına sıkıştıramayız. Okulun kapısına polis koymak son aşamadır. Asıl mesele, o çocuk silaha uzanmadan aylar önce ona kimin ulaşacağıdır.
Bunun için Milli Eğitim Bakanlığının kamuoyuna açıklaması gereken çok net veriler vardır: Türkiye'de kaç okulda hiç rehber öğretmen veya psikolojik danışman bulunmamaktadır? İllere göre rehber öğretmen başına kaç öğrenci düşmektedir? Kaç rehberlik normu boş durumdadır? Son beş yılda kaç rehber öğretmen ve psikolojik danışman ataması yapılmıştır? Riskli olduğu tespit edilen bir öğrenci rehberlik servisinden sağlık sistemine veya sosyal hizmetlere yönlendirildiğinde ortalama ne kadar sürede profesyonel destek alabilmektedir?
“AKP’NİN EKTİĞİ AYRIŞMA TOHUMLARI OKULLARIMIZDA ŞİDDET OLARAK FİLİZLENMEKTEDİR”
Çeyrek asırlık AKP eğitim sisteminin yarattığı tahribat sadece matematikte, fizikte, biyolojide değil; çocuklarımızın zihinlerindedir. Bilimi, sorgulamayı ve özgür düşünceyi eğitimden tasfiye edip 'dindar ve kindar nesil' yetiştirmeyi hedefleyen bu anlayış; öfkeyi, ayrımcılığı ve şiddeti kuşaktan kuşağa aktaran karanlık bir düzen kurmuştur. Dün kinle büyüttükleri nesiller bugün kendi çocuklarını aynı nefret ikliminin içine doğurmakta; AKP’nin ektiği ayrışma tohumları okullarımızda zorbalık ve şiddet olarak filizlenmektedir.
“TÜRKİYE'NİN BUGÜN İHTİYACI SİLAHSIZLANMA KÜLTÜRÜDÜR”
Türkiye'nin bugün ihtiyacı daha fazla silah kültürü değil, silahsızlanma kültürüdür. Çünkü sokaktaki tablo ortadadır. Grup Başkanvekilimiz Rahmi Aşkın Türeli daha 24 Ağustos'ta kurusıkı silahlardan dönüştürülen ve gerçek mermi atabilir hale getirilen silahlar konusunda uyardı. 'Hayalet silahlar' olarak adlandırılan bu silahların balistik kaydının bulunmaması izlerinin sürülmesini güçleştiriyor. Üretiminden satışına, internet üzerinden temininden denetimine kadar mevzuattaki boşlukların kapatılması gerekiyor.
Daha kaç uyarı yapılması gerekiyor? Daha kaç çocuk yaralanacak? Daha kaç anne baba evladının ardından ağıt yakacak? Mattia Ahmet Minguzzi 15 yaşındaydı; 24 Ocak 2025'te Kadıköy'de uğradığı bıçaklı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Minguzzi'yi bir kurşun değil bıçak aldı. Ardından 14 Nisan'da Şanlıurfa Siverek'te silahlı bir saldırıda 10'u öğrenci 16 kişi yaralandı. 15 Nisan'da Kahramanmaraş'ta 14 yaşındaki bir öğrenci okuluna silahlarla geldi ve ateş açtı; saldırıda 9 öğrenci ve bir öğretmen yaşamını yitirdi. Ve bugün Turgutlu'da yine bir okulun önünde silah patladı.”
“BİZ SON HALKAYI DEĞİL, İLK HALKAYI KONUŞMAK ZORUNDAYIZ”
Sarı, İçişleri Bakanı’na seslenerek, “Şimdi hâlâ bunların birbirinden bağımsız, 'münferit olaylar' olduğunu mu söyleyeceğiz? Hayır. Çocuklarımızın hayatı, bir sonraki saldırıya kadar hatırlanacak bir Gündem maddesi değildir. İçişleri Bakanına soruyorum: Türkiye'de çocukların silaha erişimini engellemek için bugüne kadar hangi somut tedbirleri aldınız? Ruhsatsız silahlanmayla mücadelede hangi sonucu elde ettiniz? Ve daha önemlisi: Bir çocuk evinden silahlarla çıkıp okuluna kadar gelebiliyorsa devlet nerede? Okul kapısına güvenlik görevlisi koymak bütün bu zincirin son halkasıdır. Biz son halkayı değil, ilk halkayı konuşmak zorundayız. Silaha ulaşmayı zorlaştıracaksınız. Kurusıkıdan dönüştürülen silahların önünü keseceksiniz. Kaç ak ve ruhsatsız silahla mücadeleyi güçlendireceksiniz. Çocuğun şiddete yöneldiğine ilişkin işaretleri zamanında yakalayacaksınız. Rehberlik sistemini güçlendireceksiniz. Çünkü artık mesele çok açık: Bir çocuk silahla okul kapısına geldiğinde devlet geç kalmış demektir” dedi.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e seslenen Sarı, şunları söyledi:
“Dün protokol imzaladınız ancak bugün yine okul önünde silah konuşuyoruz. Artık protokol değil, sonuç görmek istiyoruz. Artık toplantı değil, önlem görmek istiyoruz. Türkiye’de yaklaşık 18 milyon öğrenciden sorumlu Bakan sizsiniz. Bu tablonun sorumluluğunu yalnızca çocuklara, ailelere, öğretmenlere yükleyemezsiniz.
“YUSUF TEKİN İSTİFA ETMELİ”
Sayın Bakan; Atatürk düşmanlığı yapacağınıza, hangi tarikatlarla protokol imzalasam diye düşüneceğinize çocuklarımızın güvenliğini düşünün! Erken müdahale sözle değil, kadroyla olur. Önleyici eğitim yalnızca polisle değil; öğretmenle, psikolojik danışmanla, psikologla, sosyal hizmet uzmanıyla kurulur. Çocuk silaha ulaşmadan, devlet çocuğa ulaşmak zorundadır. Bunu sağlayamayan bir eğitim yönetiminin de çıkıp 'Her türlü tedbiri aldık' deme hakkı yoktur. Bugün yaşananlar, ülkemizi aylar sonra sarsan ikinci saldırıdır. Yusuf Tekin’in artık sorumluluğu alıp istifa etmesi gerekmektedir! Atatürk düşmanı Bakan, bu ülkede çocuklarımızı koruyamamaktadır!”
Sarı, "fon krizine" ilişkin de şu değerlendirmelerde bulundu:
"Bir diğer mesele de bugün borsada yaşanan manipülasyonlar ve karşılaştığımız sıkıntılardır. Çünkü bu durum artık ülkemizin dünya nezdindeki güvenilirliğini zedelemektedir. Bütün bunların üzerine sermaye piyasasında yaşanan son gelişmeler, çok ciddi sorunları Yeniden gündeme getirmektedir. Şimdi bir de Fon Krizi var. Son birkaç gündür yaşadığımız gelişmeler, Türkiye ekonomisinde yalnızca gelir dağılımı ve hayat pahalılığının değil, sermaye piyasalarının denetimi ile güvenilirliğinin de tartışılmasını gündeme getirmektedir. Pusula Portföy’de başlayan katılma payı iade sorunları, ardından Tere Portföy’ün bazı fonlarında ortaya çıkan temerrüt ve likidite sıkışıklığı kısa sürede piyasaya yayıldı.
"UMUTLA PARASINI BORSAYA, FONLARA YATIRANLARIN UMUTLARI DA ÇALINDI"
Bir taraftan bir umutla parasını borsaya, bu fonlara yatıran insanların umutları çalınmıştır. Uluslararası kuruluşların 23 Haziran tarihli piyasa değerlendirmesinde, Türkiye'deki bazı küçük ölçekli şirketlerdeki fon hareketlerinin yatırımcı açısından kaygı verici olduğu ifade edildi. Yani ortada bilinmeyen, bir gecede ortaya çıkan ya da kimsenin öngöremeyeceği bir mesele yoktur. SPK biliyor, Finansal İstikrar Komitesi biliyor, uluslararası yatırımcılar biliyor... Herkes biliyor ama kriz buraya gelene kadar müdahale edilmiyor. Peki neden yüz binlerce yatırımcının parasını, yüz binlerce liralık fon büyüklüğünü ve Borsa İstanbul 'un tamamını etkileyecek noktaya geldiğinde böylesine kapsamlı bir müdahale yapıldı? Denetim zamanında çalışsaydı kriz bu büyüklüğe ulaşır mıydı?
Kriz ortaya çıktığında kamu kurumlarının geciken müdahalesi sonrasında süreç hızlı ilerledi. Merkez Bankası ancak 17 Eylül 'de konuya müdahale edebildi. SPK ise Tera ve Pusula gibi portföylerin fonlarını işleme kapattı ve yaklaşık 131 fon için tasfiye süreci başlatıldı. Piyasa istikrarını koruyacak tedbirler alınmasına elbette karşı çıkamayız. Ancak asıl sorun tedbirin alınması değil, neden bu kadar geç kalındığıdır. Devletin görevi, kriz ortaya çıkmadan önce gerekli önlemleri almaktır. Özel sektördeki fon Sorununun faturası kamuya mı çıkarılacak? Buradaki krizin maliyeti kamu tarafından mı karşılanacak? Hep birlikte takip ediyor olacağız. Krizin belki de en kritik noktalarından biri burada ortaya çıkıyor: Türkiye Emlak Katılım Bankası; Katılımevim ve Birevim’i satın almaya yönelik görüşmelere başladığını 17 Eylül'de KAP'a bildirdi. Bu henüz tamamlanmamış bir satın almadır ancak kamu sermayeli bir kuruluşun özel şirketleri satın alma görüşmesine başlaması, kamu yararı açısından bazı soruları zorunlu hâle getiriyor.
"KAMU PARASININ SAHİBİ İKTİDAR DEĞİL, MİLLETİN KENDİSİDİR"
Türkiye ekonomisinin bugün ihtiyaç duyduğu şeyin piyasaya güven vermek olduğunu söyleyen Sarı, "Güven, denetleyici kurumun piyasada sorun oluşmadan çalışmasıyla oluşur. Güven, yatırımcıya herkes için aynı kuralın geçerli olduğunun gösterilmesiyle oluşur. Güven, siyasi bağlantısı kim olursa olsun sermaye piyasasında herkese eşit mesafede durulmasıyla oluşur. Güven, özel sektörün yanlış kararlarının faturasının vatandaşın vergisine çıkarılmayacağının bilinmesiyle oluşur. Türkiye sermaye piyasasında güven kaybının bedelini yalnızca borsada yatırım yapanlar ödemez; yatırım azalır, şirketlerin finansmana erişimi zorlaşır, sermaye maliyetleri yükselir, üretim ve istihdam bunlardan etkilenir ve sonunda faturanın ucu yine vatandaşa dokunur. Kamu parasının sahibi iktidar değildir, milletin kendisidir. İşçinin vergisidir, emeklinin ödediği KDV'dir, çiftçinin mazotundan alınan vergidir, esnafın ödediği vergidir" diyerek, şu soruları yöneltti:
"Özel sektörün aldığı riskin faturası neden kamuya çıkıyor? Denetleyici kurumlar zamanında görevini yapmadıysa bunun hesabını kim verecek? Aylar önce bilinen riskler neden zamanında engellenmedi ve bundan sonra benzer bir tablonun yaşanmayacağının güvencesi nedir?"