HALE SOYGAZİ: SİNEMA UĞRUNA VAZGEÇTİĞİM HİÇBİR ŞEY OLMADI

“Kadın oyuncular üzerinde estetik ve yaş baskısı var. 40’lı yaşlardan itibaren anne rolleri önerilmeye başlanıyor. Anne rolleri de klişeden öteye geçemiyor. Diziler ortalamaya hitap ettiğinden, yeni ilişkiler, yeni söylemler reyting kaygısıyla yapılamıyor. Bana kalsa sinemaya emek vermiş, bu yolda çile çekmiş, eziyet çekmiş, hayatını buna adamış tüm sinema emekçisi kadınlara ödül veririm”

HALE SOYGAZİ: SİNEMA UĞRUNA VAZGEÇTİĞİM HİÇBİR ŞEY OLMADI

hale soygazi , Türkiye sinemasının ikon isimlerinden. Sadece izleme listelerimize değil, duygu hafızamıza eklenmiş filmlerin kahramanı, sadece bir oyuncu değil, aitlik hissi yaratan o son sinema neslinin parçası. Güzelliği üstüne çok söz edilmiş, ama safi güzelliğiyle hatırlamıyoruz onu. Yaptığı politik seçimlerle, bağımsız sinemaya verdiği emeklerle, canlandırdığı kadın karakterlerin “yeniliğiyle” hatırlıyoruz.

Soygazi, bu yıl ilki düzenlenecek Çatalca Film Festivali'nin Altın Erguvan Onur Ödülü’nün sahibi. Bu vesileyle bir araya gelip koca bir tarihten söz ettik. 1977 yılında düzenledikleri unutulmaz sansüre karşı Ankara Yürüyüşü’nden, 12 Eylül döneminde destek verdiği trans seks işçilerinin açlık grevinden, yakın zamanda kaybettiğimiz Kadir İnanır’la dostluklarından ve elbette filmlerden... Dile kolay elli yıllık bir kariyerin sonunda perdede ve sektörde kadın temsilinin vaziyeti hakkında fikirleri de yer buldu sohbetimizde, birkaç yıl önce yaşadığı garip “annelik” vakası ve düşündürdükleri de.

Soygazi ödülünü 27 Ağustos akşamı Mübadele Meydanı Sahnesi’ nde yapılacak açılış töreninde alacak. O zamana kadar buyurun sohbetimize.

- Bu yıl ilk kez düzenlenecek Çatalca Film Festivali'nin Altın Erguvan Onur Ödülü size veriliyor. Tebrik ederim. Kimi sanatçı çok sever onur ödüllerini, kimi de mesafeli yaklaşır. Sizin onur ödülleriyle aranız nasıl?

Çok teşekkür ederim, ben festivallerin önemine inanırım. Karşılaşmalar çok verimli olur. Yaratıcılarla sinema seyircisi buluşur, tartışmalar olur, işbirlikleri ortamı oluşur; maddi ve manevi ödülleriyle önemli bir destek sağlar filmini gerçekleştirenlere. Bu ortamda bana ödül verilmesine sadece teşekkür edebilirim.

- Festival yönetimi, ödülün gerekçesini “popüler sinemanın kalıplarının ötesine geçerek nitelikli ve bağımsız yapımları tercih etmeniz, güçlü kadın karakterleri sinemaya taşımanız ve kadın temsilinin görünürlüğüne sağladığınız katkılar” olarak açıkladı. Bu gerekçeyi görünce neler düşündünüz? Siz kendi kariyerinizi Böyle tarif eder miydiniz?

Filmlerime göz gezdirince, Bir Yudum Sevgi, Bir avuç Cennet, Kadının Adı Yok, Bekle Dedim Gölgeye, Küçük Balıklar Üzerine Bir Masal, Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri ve Maden. Doğrusu bu filmleri yaptığım için kendimi şanslı addediyorum. Birbirine benzemez kadın karakterler… Gecekondulu kadın, devrimci kadın, sorunlu ev kadını, düşler aleminde yaşayan kadın, halkacı kız… Hepsinin ortak duruşları, mücadeleleri kendileri olmak, toplumsal baskıya karşı çıkmak. O sebeple evet, gerekçe bu tabloya uyuyor diye düşündüm. “Bir oyuncu için bundan daha kıymetli bir şey olabilir mi?” diye düşündüm. Bu ödülü yıllardır yaptığım işlere bırakılmış çok kıymetli bir iz olarak kabul ediyorum. Onlara yürekten teşekkür ederim.

- Türkiye sinemasının en önemli isimlerinden birisiniz. Sinemanın size kazandırdıklarıyla sizin sinema uğruna vazgeçtiklerinizi yan yana koysanız, hangisi ağır basar?

Sinema bana çok şey kazandırdı. Oyunculuk çalışmaları çok zenginleştiricidir. Birincisi farkındalık algımı güçlendirdi, görmeden geçtiğim bir şey olmaz. İkincisi perspektif zenginliği, olan bitene tek açıdan bakmam, çeşitli perspektiflerden bakarak değerlendiririm. Üçüncüsü, hırsın ve hırsa yenik düşmenin eninde sonunda zarar vereceğini bilirim. Diğer şıkka gelince sinema uğruna vazgeçtiğim hiçbir şey olmadı. Sevabıyla günahıyla bildiğim hayatı yaşadım.

- 1972'de ilk filminizi çekiyor ve birkaç yıl içinde Yeşilçam'ın en büyük yıldızlarından biri oluyorsunuz. O kadar genç yaşta gelen şöhretin en tatlı ve en can yakıcı tarafları neydi?

Genç yaşta şöhretin en tatlı yanı oluşturduğu güven duygusu. Yaptıklarınız değer görünce, inancınız ve hayata güveniniz pekişiyor. Heyecan duygunuz hiç dinmiyor. Can yakıcı tarafı ise kendini didik didik etmek. Nasıl yapmalıyım, ne yapmalıyım, şunu yanlış yaptım, bunu batırdım… Bu muhasebe hiç bitmez.

- “Popüler sinemanın ötesine geçerek bağımsız yapımları tercih etmeniz” Yavuz Özkan’ın Maden filmiyle başlıyor diyebiliriz sanırım. 28. İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülü’nü aldığınızda Barış Pirhasan sizin için kaleme aldığı yazıda, Maden’den sonra daha seçici davrandığınız bu dönemi “hayır” demenin ve 12 Eylül dönemindeki politik duruşunuzun bir sonucu olarak anlatıyor. Siz o yol ayrımını nasıl hatırlıyorsunuz?

Evet, sinema için zor yıllar… Çok ilginçtir, sanki sonradan başımıza gelecekleri öngörüyormuş gibi 1977’de yeni sansür tüzüğüne ve baskılara karşı çıkmak, sinema işçilerinin sosyal haklarını savunmak için o güne kadar olmamış bir şey gerçekleşti. Tüm sinema sektörü, oyuncular, yapımcılar, senaristler, set işçileri, teknik ekipler eksiksiz bir araya gelerek “Ankara Yürüyüşü” başlattılar. Bu büyük bir protestoydu ve çok ses getirdi. Otobüslerle Ankara’ya gidiyorduk, yerleşim bölgelerinde mola veriyorduk, yürüyorduk, insanlarla görüşüyorduk, konuşmalar yapıyorduk. Hatta bir fotoğrafımız var orada Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Yavuz Özkan ve ben bildiri okuyoruz. Daha sonra meclise gidildi. Siyasi liderlerle görüşüldü. Yeni bir sinema yasasının çıkarılması talep edildi. Demirel hükümetti o sırada. Akabinde yürüyüşten kısa bir süre sonra Ecevit başbakan olmuştu. 1978’de sansür baskısı nispeten hafifletilmişti ama 80 darbesi sonrası Türk sineması daha ağır sansür, baskı ve ekonomik kriz dönemine girmişti. Pek çok film yasaklanmış, sinema salonları kapanmış, zorda kalan yapımcılar düşük bütçeli erotik filmler yapmaya başlamışlardı. Durdum o yıllar, hiç çalışmadım. Ta ki 1984’te Bir Yudum Sevgi’yi yapana kadar.

- 12 Eylül dönemi ve sonrasında Barış Derneği davalarını izliyor, trans seks işçilerinin açlık grevine destek veriyorsunuz. Çok tanınmış bir oyuncuyken açıkça böyle bir yerde durmak size neye mal oldu?

Evet, 1987’de trans seks işçileri açlık grevi başlattılar. Evleri basılıyor, gözaltına alınıyor, İstanbul dışına sürülüyor, şiddet ve işkence görüyorlardı. Açlık grevleri önce Gezi Parkı’nda başladı, sonra Taksim’de eve geçtiler ve 10 gün sürdü. Zor durumdaydılar, biz de pek çok sanatçı, aydın ve yazarlarla birlikte destek ziyaretine gittik. Barış Derneği davasının duruşmasına da gittim, arkadaşlarımı görmek istiyordum, bu davaya “Barışın Yargılanması Davası” denir. Tabi ki bir süre işsiz kaldım.

- Günümüzde politik bir duruş sergileyen ve bedel ödeyen sanatçı ları gördüğünüzde neler düşünüyorsunuz?

İfade özgürlüğü anayasal bir haktır. Herhangi bir bedel ödenmesi düşünülemez. Ama bu böyle olmuyor. Kovuşturma, göz altına alınma risklerini göze alarak eleştirilerini, düşüncelerini ifade eden oyuncuları takdir ediyorum.

- Bir Yudum Sevgi, Kadının Adı Yok, Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri… Çok farklı üç film ama üçünün merkezinde de arzuları, cinsellikleri ve hayattan beklentileri toplumun çizdiği sınırlarla çatışan kadınlar var. Hepsi de kendi dönemi ve sinema tarihimiz için köşe taşı filmler. Sizi bu karakterlere çeken neydi?

Cesur olmaları, kendilerine dayatılan hayatı kabullenmemeleri, klasik Yeşilçam sineması kadın figürleriyle uzaktan yakından benzerlikleri olmaması, değişen toplumsal koşullar sonucu kadının çalışma hayatına atılması, ekonomik bağımsızlık kazanması, kadının toplumsal rolünün değişmesi, sinemada da bir “yeni kadın” temsilini başlattı. Bu üç kadının hikâyesi de bu.

- Birkaç yıl önce sistematik bir iftira kampanyasına maruz kaldınız. Yetişkin bir şahıs, annesi olduğunuz iddiasıyla ortaya çıktı ve bir adli tıp raporuyla kendinizi kanıtlamak zorunda bırakıldınız. Bana sorarsanız bu olay, içinde yaşadığımız gerçek sonrası çağın da çok önemli örneklerinden biriydi. Nasıl başa çıktınız bu süreçle?

“Bu benim başıma nasıl geldi?” dediğim bir olay. Nasıl başa çıktım? Bir kere programı hiç seyretmedim. Başta bakmıştım ama sonra bıraktım. Ajansım kayıt yapıp gerekli gördükleri yerler için “Şuna bir bak” der izletirlerdi. Gördüğüm şey bir felaketti. Yarım gün o spotların altında ağızlarından köpük saçarak hakaretler eden, iftiralar atan, yalanlar uyduran insanlar…Niye?...Mahkemeye verdim, DNA testi istedim, çok güçlü bir avukatım vardı. RTÜK’e dilekçe yazdı, şikâyet etti, telefon etti hiç durmadı. Program para cezası aldı ve kapatıldı.,

- Ben hedef alınmanızın sebeplerinden birinin de anne olmamanız olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde bir kadının anne olmamayı seçmesi olanak dışı görülüyor. Bu tarz bir “çocuğunu terk eden kötü anne” senaryosu bile daha inandırıcı gelebiliyor. Siz anne olmama seçiminizi yaşarken toplumsal zorluklarla, baskılarla karşılaştınız mı?

Haklısınız, adaylar içinde çocuğu olmayan bendim. Anne değildim, “o halde uygun aday bu” dediler. Önceleri anne olmamak bir tercih değildi. Sürekli çalışan bir insandım, hiç düşünmedim, aklıma gelmedi ve öyle devam etti. Baskı görmedim ama “Bir çocuğun olursa iyi olur, yaşlanınca sana bakar.” diyenler oldu. (Gülüyor...) Bu en iyi yorum. Haklısınız, anne olmamak bizim ülkemizde bir eksiklik, hatta kusur olarak algılanır.

- Anne olmamanın en güzel tarafı ne?

Siz sorunca şimdi düşünüyorum da belki kendi başına olmak, belki de insan yetiştirmenin güçlüğünü yaşamamış olmak. Ama benim çocuk sahibi olmamam bunlarla ilgili değil. Hayat organizasyonumun elverişli olmaması diyeyim.

- Sizin için yazılmış yorumlarda güzelliğinize yapılan övgülerin sonu yok. “Dünyanın gelmiş geçmiş en güzel kadını,” “Yeşilçam’ın en güzel kadını,” “Türkiye’nin Catherine Deneuve’ü” gibi tanımlar söylenenlerin en basitleri. Güzel olmak hayatınızda ne kadar yer kaplıyor? Bu sözler sizin için bir şey ifade ediyor mu yoksa önemlerini yitirdiler mi?

İltifat almak güzel, kim hoşlanmaz ki? Başta hayatımda epey bir yer kapladı. 1972’de “Avrupa Sinema Güzeli” seçildim. İtalya’da yapılan bir yarışmaydı. Ayrıca bir sahnede de oynamak zorundaydınız. Verilen rolü canlandırmak zorundaydınız. Sonra 10 filmlik bir sözleşmeyle sinemaya geçtim. Yapmak istemediğim filmler olunca ilk filmden sonra sözleşmeyi feshettik. Sonrasında kendi istediğim, seçtiğim filmlerle devam ettim. Bunca hayat tecrübesi bana şunu öğretti: İnsanın kendini çok önemsemesi, çok ciddiye alması hayırlı bir şey değil. Mükemmel olmaya çalışmak hoş bir şey değil. Kusurlarla yaşamak, düzeltilemiyorsa onları kabullenmek, kendini bulunmaz Hint kumaşı sanmamak, işini en iyi yapmanın yolu bence.

- Geçtiğimiz hafta yaptığımız röportajda, oyuncu Selin Şekerci kadın oyuncuların yaşıtları erkek oyuncularla partner olamadığından, ileri yaştaki erkek oyunculara genç yaşta kadın partnerler tercih edildiğinden bahsetti. Bu çifte standardı siz nasıl yorumluyorsunuz?

Selin haklı. Kadın oyuncular üzerinde estetik ve yaş baskısı var. 40’lı yaşlardan itibaren -ki çok genç bir yaş, anne rolleri önerilmeye başlanıyor. Kadın her yaşta anne olabilir ama maalesef anne rolleri de klişeden öteye geçemiyor. Annelerin hikâyeleri yok. Günümüz çağdaş kadınlarla alakası yok bu rollerin. Statükocu, muhafazakâr, niye böyle? O da yok. Diziler ortalamaya hitap ettiğinden, yeni ilişkiler, yeni söylemler, farklı yaklaşımlar reyting kaygısıyla yapılamıyor.

- 50 yılı aşan kariyerinizde setlerdeki çalışma koşullarından kadınların kamera arkasındaki varlığına kadar çok şeyin dönüştüğüne tanıklık ettiniz. Sektörde kadınların temsili ve haklarının korunması konusunda yeterince ilerleme kaydedildiğini düşünüyor musunuz? “Bu halâ nasıl böyle?” dediğiniz, düzelmemesine inanamadığınız şeyler var mı?

Sine-Sen ve Oyuncular Sendikası bu şartların iyileştirilmesi için çalışmalar, araştırmalar yapıyorlar. Sine-Sen yayınladığı “Kadın işçi sağlığı ve iş güvenliği” raporunda, yüksek taciz ve mobbing oranını, “Sektörde çalışan kadınların yüzde 87.2’si (yaklaşık her 10 kadından 9’u) setlerde taciz, şiddet, mobbing veya sınır ihlali gibi ağır durumlarla karşılaşmaktadır” olarak açıkladı. Bu tabi çok yüksek bir rakam. Bunların açıkça konuşuluyor olması farkındalık ve kısmı iyileşmelere yarayabiliyor. Aslında ülkedeki genel toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin iş hayatındaki yansıması. Bütün meslek gruplarında var olan bir durum. Bu durumların düzelmesi bir açıdan da toplumdaki kadın mücadelesinin yükselmesine bağlı.

- Bugün referandum düzeyinde olmasa da tarihi bir yasa değişikliğini tecrübe ediyoruz. TBMM’de kabul edilen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” veya “çerçeve yasa” hakkında görüşleriniz neler? Yasanın barış inşasına katkısını nasıl yorumluyorsunuz?

Bunu barış inşasının ilk adımı olarak görmek gerekiyor. Çerçeve yasa örgütün feshi ve silahların bırakılmasına yönelik yol haritası sunan teknik bir düzenleme. Türk halkı barış ve çatışmasızlık ortamını büyük bir oranda destekliyor. Bu ilk adımdan sonra Kürt meselesini ve demokratikleşmeyi siyasi zeminde konuşmak ve çözüme ulaştırmak tarihsel bir zorunluluk artık. Bu olabilir mi? Günümüzdeki uygulamalar, seçmen iradesinin ve seçimlerin yok sayılarak muhalif belediyelere kayyum atanması, belediye başkanlarının hapsi, belediyelerin el değiştirmesi, ifade özgürlüğüne yargı baskısı… Bunlar değişir mi? Başka bir sorun da aslında çerçeve yasa olmadan da AYM ve AIHM kararları uygulansa Selahattin Demirtaş, osman kavala , Can Atalay, Tayfun Kahraman çoktan dışarıda olurlardı. Şimdi bunları deneyimleme zamanımız.

- Barış için emek veren sanatçılardan biri de yakın dostunuz Kadir İnanır’dı. Ölümü bütün ülkeyi derinden sarstı. Nasıl hatırlıyorsunuz İnanır’ı ve paylaştıklarınızı?

Kadir İnanır’la üç filmde birlikte oynadık. İlk filmimiz Ölüme Koşanlar, 1972 yılında çekilen aksiyon filmiydi. Benim sinemadaki ilk filmlerimdendir. Kadirin de kariyerinin başlarıydı. Ceza, 1974, bir komedi. Ve Bir Yudum Sevgi, 1984. Bir Yudum Sevgi ikimizin de olgunluk zamanıydı. Bir film ekibinin ortak bir hedefi vardır: Filmin başarısı için çalışmak, katkıda bulunmak, yardımlaşmak… Böyle bir dostluk çerçevesinde çalıştığımızı hatırlıyorum. Hem çok iyi bir oyuncu hem de çok yakışıklı bir aktör. Başarısını çok çalışmaya, disiplinli olmaya borçlu. Aynı zamanda Türkiye’nin meseleleriyle dertlenen, akıl yürüten, kafa çalıştıran bir oyuncuydu. Onu sevgiyle anıyorum.

- Türkiye Kadir İnanır, Tarık Akan, Filiz Akın, Cüneyt Arkın gibi isimlerin ölümüyle duygusal hafızasının da çok önemli bir kısmını kaybetti. Bugünün sinemasından aynı türden bir ortak hafıza yaratacak yıldızlar çıkması sizce mümkün mü?

Aynı iklim değil, mukayese edilemez. Bu efsanelerin döneminde diziler yoktu. Ben de bu döneme yetiştim, hayatımızda dizinin yeri yoktu. Seyirci bizi sinema oyuncusu olarak hatırlıyor. Diziler biraz suya yazılan şeyler gibiler. Etkisi gelip geçer. Ama filmler kalıcıdır. O nedenle o isimler unutulmaz, yerleri doldurulamaz.

- Sizi izlemeyi özledik. Yakın gelecek için sinema, televizyon veya tiyatro planlarınız var mı? Önünüze nasıl bir karakter ya da nasıl bir yönetmen gelse bir projeye “evet” dersiniz?

Her türlü karakter olabilir. Yeter ki şablon olmasın. Hikâyesi olsun, gerçek bir insan olsun. Yakınlarda çok önemli senaryolara imza atmış senaristimiz Ece Yörenç’in bir söyleşisine denk geldim, çok da güldürdü beni. “Türk televizyonlarının bir kadın hikâyesine gerçekten ihtiyacı var, bence çok fazla testosteron var” diyor. Bu cümle her şeyi yeterince açıklamıyor mu?

- Bu kez ödülü siz veriyorsunuz: Türkiye sinemasından bir isme onur ödülü verecek olsanız kimi seçerdiniz?

Aman beni Seçici Kurul yapmayın. Bana kalsa sinemaya emek vermiş, bu yolda çile çekmiş, eziyet çekmiş, hayatını buna adamış tüm sinema emekçisi kadınlara ödül veririm.

(T24 Yazarı Binnaz Saktanber)

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ