Bazen bir cümle, bir dönemin fotoğrafını çekmeye yeter.
İzmir Gazeteciler Cemiyeti'nin başlığı da Böyle bir cümle: “Gazeteciler kimsenin emir eri değildir.”
Ben bu cümleyi yalnızca bir meslek örgütünün açıklaması olarak görmüyorum. Çünkü bugün Türkiye'de gazeteciliğin karşı karşıya bulunduğu temel sorunlardan birini birkaç kelimeyle anlatıyor.
Gazeteci, siyasetçinin hoşuna giden haberi yazmak için orada değildir. Siyasetçinin istemediği haberi yazdığında da hesap vermek zorunda değildir.
Elbette gazeteci yanılabilir. Yanlış haber yapabilir. Eksik araştırabilir. Hatta etik sınırları aşabilir.
Ama bunun yolu gazeteciyi telefonla arayıp “Bu haberi kaldır” demek, ona hakaret etmek, aşağılamak ya da meslek örgütünü hedef göstermek değildir.
Yanlış haberin yolu bellidir: cevap verirsiniz, düzeltme istersiniz, tekzip mekanizmalarını kullanırsınız, gerekiyorsa yargıya başvurursunuz.
Fakat gazetecinin üzerine yürümek başka bir şeydir.

İzmir'de ne oldu?
Önce MHP İzmir İl Başkanı Veysel Şahin ile ilgili olay gündeme geldi.
İzmir Gazeteciler Cemiyeti'nin aktardığına göre Şahin, “Terörsüz Türkiye” sürecine destek amacıyla düzenlenen bir buluşmadaki gerginliği haberleştiren Dijitalgaste.com muhabiri Gamze Eskiköy'ü telefonla arayarak haber hakkında hesap sordu ve haberin kaldırılmasını istedi. Ardından gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Ümit Özmen ile de kaba ve hakaret içerikli bir görüşme yaşandı. Bunlar İGC'nin açıklamasında aktardığı iddialar; elbette ilgili tarafların açıklamalarını da ayrıca dikkate almak gerekir.
Ardından AK Parti Genel Sekreteri ve İzmir Milletvekili Eyyüp Kadir İnan'ın gazeteciye yönelik sözleri tartışmaya girdi.
Bergama Belediye Başkanı Tanju Çelik'in AK Parti'ye geçeceğine ilişkin haber ve yorumlara tepki gösteren İnan, bir gazeteciye “Ey paçavra gazeteci... yazdığın şey paçavra” ifadelerini kullandı. İnan daha sonra bu sözleri kullandığını da kabul etti.
İGC bunun üzerine iki olayı birlikte değerlendirerek, “Gazetecilere ayar vermek kimsenin haddi değildir” dedi ve hem Şahin'i hem İnan'ı özür dilemeye çağırdı.
Buraya kadar aslında Türkiye'de artık alıştığımız bir tartışma gibi görülebilir.
Fakat sonra iş başka bir yere geldi.
“Siz cemiyet başkanı değilsiniz”
İnan, İGC'nin açıklamasına karşılık bu kez Cemiyet Başkanı Dilek Gappi'yi hedef aldı.
Menemen'deki bir törende Gappi'ye “Sen kimsin de milletin iradesine parmak sallıyorsun?” diye seslenen İnan, Cemiyet yönetimini siyasi tutum sergilemekle suçladı. Gappi'ye “siyasete bu kadar hevesliyseniz” diyerek cemiyet başkanlığı koltuğunu bırakmasını söyledi ve daha da ileri giderek Cemiyet yönetimini “emir eri” olmakla suçladı.
İşte benim asıl dikkatimi çeken nokta burada.
Çünkü bir siyasetçinin bir gazeteciyi eleştirmesi başka bir şeydir; bir gazetecinin bağlı bulunduğu meslek örgütünü, gazeteciyi savunduğu için hedef almak başka bir şey.
Daha da önemlisi, bundan sonra yaşananlar...
Cemiyet başkanı savcılıkta
İGC'nin 21 Ağustos'taki “Gazeteciler Kimsenin Emir Eri Değildir” başlıklı açıklamasının ardından Cemiyet Başkanı Dilek Gappi, Basın Savcılığı tarafından ifadeye çağrıldı.
Gappi, Başkan Yardımcısı Mehlika Gökmen, Genel Sekreter Reşat Yörük ve Cemiyet avukatı Birgül Değirmenci ile birlikte savcılığa gitti.
İGC'nin açıklamasına göre Gappi, “iftira veya yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” iddiası kapsamında ifade verdi. Gappi ise Cemiyetin kuruluş amacının gazetecilik mesleğini ve gazetecileri korumak olduğunu, açıklamada iftira veya yanıltıcı bilgi bulunmadığını ve metnin meslektaşlara yönelik baskı ve küçük düşürücü ifadelere tepki amacı taşıdığını söyledi.
Burada özellikle dikkatli olmak gerekiyor.
İfadeye çağrılmak, suçun işlendiği veya kişinin suçlu olduğu anlamına gelmez. Savcılık bir iddiayı araştırıyor. Bunu peşinen bir “cezalandırma” olarak nitelemek hukuken doğru olmaz.
Ama gazetecilik açısından sorulması gereken başka bir soru var:
Bir gazetecinin uğradığı baskıya karşı çıkan meslek örgütünün açıklaması da soruşturma konusu olduğunda, ortaya nasıl bir iklim çıkıyor?
Benim kaygım tam burada başlıyor.
Basın özgürlüğü sadece gazetecinin hakkı değildir
Anayasamızın 28. maddesi son derece açık:
“Basın hürdür, sansür edilemez.”
Üstelik Anayasa yalnızca basına bir özgürlük tanımıyor; devlete, basın ve haber alma özgürlüğünü sağlayacak tedbirleri alma görevi de yüklüyor.
Basın Kanunu'nun 3. maddesinde de basın özgürlüğü nün bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerdiği belirtiliyor.
Peki bunun anlamı ne?
Şu:
Gazeteci yalnızca haber yazmaz.
Gazeteci soru sorar.
Gazeteci kuşku duyar.
Gazeteci iktidarın söylediklerini de sorgular.
Gazeteci muhalefetin söylediklerini de sorgular.
Ve bazen gazetecinin en önemli görevi, güçlü olanın hoşuna gitmeyen soruyu sormaktır.
Gazetecinin görevi iktidarı memnun etmek değildir.
Muhalefeti memnun etmek de değildir.
Gazetecinin sadakati siyasetçiye değil, gerçeğe ve kamu yararınadır.
Elbette gazeteci de dokunulmaz değildir
Burada bir parantez açmak istiyorum.
Basın özgürlüğünü savunmak, gazetecinin her yazdığını doğru kabul etmek değildir.
Tam tersine, gerçek gazetecilik çok ağır bir sorumluluk taşır.
Basın Meslek İlkeleri gazeteciden haberi araştırmasını, doğruluğundan emin olmadan yayımlamamasını ve haberin taraflarına başvurmasını istiyor. Aynı ilkeler gazetecinin kişileri küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan ifadeler kullanmamasını da açıkça ortaya koyuyor.
Yani özgürlük ile sorumluluk birbirinin düşmanı değildir.
Özgürlüğün bedeli sorumluluktur.
Ama sorumluluğun karşılığı da baskı değildir.
Bir gazeteci yanlış yaptıysa hukuk vardır.
Bir gazeteci iftira attıysa hukuk vardır.
Bir gazeteci kişilik haklarını ihlal ettiyse hukuk vardır.
Fakat siyasetçinin “Bu haberi beğenmedim” diyerek gazeteciyi susturmaya çalışması, gazetecilik mesleğinin kabul edebileceği bir yöntem değildir.
Meslek örgütleri neden vardır?
Bence olayın en çok gözden kaçan tarafı burası.
Gazeteciler Cemiyeti neden vardır?
Sadece ödül vermek, toplantı yapmak, basın kartı meseleleriyle ilgilenmek için mi?
Hayır.
Meslek örgütlerinin en temel görevlerinden biri, gazetecinin mesleğini özgürce yapabilmesini savunmaktır.
Dünya kadar gazeteci tek tek siyasetçilerle mücadele edemez.
Bir muhabir, kendisini arayan güçlü bir siyasetçiye karşı her zaman aynı imkânlara sahip değildir.
İşte meslek örgütü burada devreye girer.
Bir gazeteciye saldırı olduğunda “Bu benim meselem değil” derse, meslek örgütünün anlamı kalmaz.
İGC'nin Gappi'nin savcılıkta verdiği ifade sonrasında yaptığı açıklamadaki şu cümle bu nedenle önemlidir:
“Eğer bu açıklamamız olmasaydı, görevimizi eksik yapmış olurduk.”
Ben de aynı fikirdeyim.
Bir gazeteciye hakaret edildiğinde meslek örgütü susuyorsa, aslında yalnızca o gazeteciyi yalnız bırakmış olmaz.
Gazeteciliği yalnız bırakır.
Türkiye'nin asıl meselesi
Türkiye'de basın üzerindeki baskıyı yalnızca tutuklanan gazetecilerden, açılan davalardan veya verilen cezalardan ibaret görmemek gerekiyor.
Bazen baskı daha küçük bir yerde başlıyor.
Bir telefonla...
“Bu haberi kaldır.”
Bir makam odasında...
“Bunu neden yazdın?”
Bir kürsüde...
“Sen kimsin?”
Bir sosyal medya paylaşımında...
“Bu gazeteci yalancı.”
Sonra bir başka aşama geliyor:
Meslek örgütü gazeteciyi savunuyor.
Meslek örgütü hedef oluyor.
Ve ardından meslek örgütünün açıklaması soruşturmanın konusu haline geliyor.
İşte bu zincirin kendisi üzerinde düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü basın özgürlüğü bir günde yok olmaz.
Çoğu zaman küçük küçük aşınır.
Önce gazeteci korkar.
Sonra editör daha dikkatli davranır.
Sonra medya patronu “başımıza iş almayalım” der.
Sonra meslek örgütü susmayı tercih eder.
Sonra gazeteci kendi kendine sansür uygulamaya başlar.
Ve bir sabah bakarsınız, ülkede gazete vardır ama gazetecilik yoktur.
Benim itirazım tam da buna
Gazetecilik yaptığım yıllarda şunu öğrendim:
Gazeteci siyasetçinin dostu olmak zorunda değildir.
Hatta çoğu zaman iyi gazetecilik, siyasetçinin sizi sevmediği zaman yapılır.
Çünkü gazetecinin görevi alkışlamak değil, sormaktır.
Sorgulamaktır.
Araştırmaktır.
Rahatsız etmektir.
Kamu adına hesap sormaktır.
Elbette gazeteci de eleştirilecek.
Elbette siyasetçi “Bu haber yanlış” diyecek.
Elbette cevap hakkını kullanacak.
Elbette mahkemeye gidecek.
Ama gazeteciye “paçavra” demek, meslek örgütüne “emir eri” demek, gazetecinin ne yazacağına müdahale etmeye çalışmak demokratik siyaset kültürünü güçlendirmez.
Tam tersine, siyasetin özgüvenine zarar verir.
Çünkü güçlü siyasetçi, gazetecinin sorusundan korkmaz.
Halkın bilgilendirilmesine engel
Bugün İzmir'de yaşanan tartışmaya ben yalnızca Eyyüp Kadir İnan ile Dilek Gappi arasındaki bir polemik olarak bakmıyorum.
Bu olay bana çok daha büyük bir şeyi hatırlatıyor:
Gazeteciyi susturursanız, aslında halkın kulağına giden sesi susturursunuz.
Gazeteciyi korkutursanız, toplumun haber alma hakkını zedelersiniz.
Meslek örgütünü baskı altında bırakırsanız, gazetecinin arkasındaki son dayanışma duvarlarından birini de yıkarsınız.
O yüzden “Gazeteciler kimsenin emir eri değildir” sözü yalnızca İzmir Gazeteciler Cemiyeti'nin sözü değildir.
Bu, demokratik toplumun temel cümlelerinden biridir.
Ben bir gazetecinin iktidara da muhalefete de borçlu olmadığına inanıyorum.
Gazetecinin tek borcu vardır:
Gerçeğe.
Ve eğer bir ülkede gazeteci gerçeğin peşinden gittiği için korkmak zorunda kalıyorsa, mesele artık yalnızca gazetecinin meselesi değildir.
Hepimizin meselesidir.