Cızırtılı plaklardan, dijital akışların pürüzsüzlüğüne…- Zeynel Lüle

Veriler ve dinlenme sayıları ne kadar yüksek olursa olsun, bir şarkıyı "ölümsüz" kılan şey Dijital sayaçlar değil, zamanın imbiğinden geçebilme gücüdür. Bugün 300 milyon dinlenen bir parçanın, 30 Yıl sonra hâlâ bir pazar sabahı kahvesine eşlik edip edemeyeceğini bize zaman gösterecek

Cızırtılı plaklardan, dijital akışların pürüzsüzlüğüne…- Zeynel Lüle

Cızırtılı plaklardan, dijital akışların pürüzsüzlüğüne…

Pazar gününün o tatlı, aceleye gelmeyen sessizliği her zaman biraz nostalji fısıldar. Elde buharı tüten bir fincan kahve, fonda belirsiz bir mırıltı...

Bu nedenle ben de her pazar, Sosyal Medya hesaplarımda bir şarkı paylaşıp, o sessizliğe bir ses bırakmaya çalışıyorum. O benim, karmakarışık dünyamdaki pencereyi aralayıp, dışarıdan gelen o temiz havayı içime çekmem gibi bir şey.

Bugün gözüm Dijital ekranın soğuk ışığında bir habere takı ldı. Musiki Eseri Sahipleri Grubu Meslek Birliği (MSG) Yönetim Kurulu Başkanı Ferhat Göçer’in öncülüğünde duyurulan ve 2025 yılının en çok dinlenen eserlerini tescilleyen dijital liste. Sefo ve Demet Akalın’ın 300 milyonu aşan dinlenmeyle “Diamond Plak’a koştuğu, dijital akış platformlarında algoritmaların ritmi belirlediği yepyeni bir müzik haritası bu…

Rakamlar büyüleyici, başarılar yadsınamaz.

Ancak bu sayısal görkem, bana ister istemez bir zaman tünelinin kapılarını aralatıyor.

Bugünü anlamak için dünün seslerine, bugünün “algoritma onaylı” melodilerini kavramak için ise 70’lerin, 80’lerin ve 90’ların o karakteristik tınılarına bakmak gerek.

Cızırtılı plaklardan algoritma akışına…

70’li yıllarda müzik, ahşap kaplama pikapların iğnesinde şekillenen ve odanın havasını bir anda değiştiren mistik bir törendi. Barış Manço’nun, Cem Karaca’nın ya da Fikret Kızılok’un zengin enstrümantasyonu, dinleyiciyi bir hikâyenin parçası kılardı.

80’lere gelindiğinde kaset kapağını kalemle sarmak, kaset dolgusu şarkılarla dostlara gizli mesajlar göndermek bir yaşam kültürüydü. Sezen Aksu’nun hüzünlü dokunuşları, Egemen Bostancı revülerinin ve gazinoların kadife perdeleri arkasından yükselen Ud ve Kanun sesleriyle harmanlanırdı.

90’lar ise Türk pop müziğinin adeta patlama çağıydı. Mahsun Kırmızıgül’den Tarkan’a, Sezen Aksu prodüksiyonlarından Yonca Evcimik’in kıpır kıpır tınılarına kadar sokaklar devasa bir müzik kutusuna dönüşmüştü. O dönemde bir şarkının "hit" olması için kulaktan kulağa yayılması, radyolarda istek alması ve insanların kalbinde bir tortu bırakması gerekirdi.

Bugün ise mekân da değişti, dinleme biçimimiz de...

Artık kulaklarımızda kablosuz kulaklıklar, akıllı telefonlarımızın ekranında akıp giden algoritmalar var. Müzik artık bir "anı paylaşma" nesnesinden ziyade, bireysel kozalarımızda tükettiğimiz hızlı bir fona dönüşmüş durumda.

Şarkıların değişen mekânı ve kuşak yabancılaşması

gelin dürüst olalım; dünün müzik mekânları ile bugünün dijital meşherleri arasında derin bir karakter farkı var. Eskiden Müzik, Maksim Gazinosu’nun şaşaalı sahnelerinden Şan Tiyatrosu’na, Beyoğlu’nun loş bar köşelerindeki canlı performanslardan Bodrum’daki açık hava konserlerine kadar "yaşanan" bir şeydi. İnsanlar aynı ritimde sallanır, aynı nakaratta göz göze gelirdi.

Bugün ise mekân, garip bir şekilde hem her yer, hem de hiçbir yer.

Bir otobüs koltuğu, bir yürüyüş parkuru ya da bir kafenin sessiz bir köşesi...

Z Kuşağı, Semicenk'in ya da BLOK3’ün karanlık, bas ağırlıklı, hızlı ve içe dönük ritimlerinde kendi yalnızlığını teselli ederken; X ve Y kuşağı hâlâ Onno Tunç düzenlemelerinin, Attilâ İlhan şiirlerinden bestelenen şarkıların zarafetini arıyor.

Bu durum bir kuşak çatışmasından ziyade, estetik bir yabancılaşma aslında.

Zira 90’larda bir şarkının introsu (girişi) bazen bir dakika sürer, dinleyiciyi atmosfere hazırlardı. Şimdiki dijital ekosistemde ise ilk 5 saniyede dinleyicinin dikkatini yakalayamayan şarkı, başparmağın tek bir kaydırma hareketiyle tarihin tozlu sayfalarına gömülüyor.

Haliyle şarkılar daha kısa, sözler daha kestirme, ritimler ise daha sentetik hale geliyor.

Müziğin ruhundaki zamansız mayalanma

Peki, günümüzün Sefo, Demet Akalın veya rap/pop sentezleriyle listeleri zorlayan yeni nesil isimleri kötü müzik mi yapıyor?  Hayır, sadece dönemin ruhunu (Zeitgeist) yakalıyorlar.

MSG’nin tescillediği bu dijital başarılar, müziğin ticari ve sosyolojik boyutunun ne kadar devasa bir sektöre dönüştüğünü kanıtlıyor.

Müzik artık sadece bir duygu aktarımı değil; veri analitiği, doğru strateji ve platform matematiğinin birleşimi.

Ancak unutmamak gerekir ki; veriler ve dinlenme sayıları ne kadar yüksek olursa olsun, bir şarkıyı "ölümsüz" kılan şey dijital sayaçlar değil, zamanın imbiğinden geçebilme gücüdür. Bugün 300 milyon dinlenen bir parçanın, 30 Yıl sonra hâlâ bir pazar sabahı kahvesine eşlik edip edemeyeceğini bize zaman gösterecek.

Müziğe saygı, zamana tebessüm

Sonuç olarak; taş plakların cızırtısından dijital akışların kusursuz pürüzsüzlüğüne kadar müzik, insanoğlunun duygu dünyasını belgelemeye devam ediyor. Kuşaklar arasındaki o tatlı yabancılaşma, müziğin zenginliğidir aslında.

Bir yanda 70’lerin romantik akustik tınıları, diğer yanda 2020’lerin dijital ritimleri...

Bugün pazar; ister kulaklığınızı takı p listenin en üstündeki o dinamik şarkıya ritim tutun, ister plak çalarınızın iğnesini eski bir Sezen Aksu albümüne bırakın.

Yeter ki müzik, ruhunuzun o ince, zarif damarlarına dokunmaya devam etsin. Çünkü zamansız olan tek şey, melodilerin içimizde bıraktığı o silinmez izdir.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Üzgünüz ilginizi çekebilecek içerik bulunamadı...
ÇOK OKUNAN HABERLER
SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ