Ana içeriğe geç

Bekle Bizi Brüksel, Sevda ve genel bir değerlendirme - Burak Göral

3. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal yarışma bölümün son filmi Necmi Sancak’ın Bekle Bizi Brüksel oldu. Türkiye’de ilk kez gösterilen ve Uluslararası Yarışma bölümünde izlediğim Sevda’dan da bahsetmek istedim.

Bekle Bizi Brüksel, Sevda ve genel bir değerlendirme - Burak Göral
1 / 2

Bekle Bizi Brüksel

Yönetmen Necmi Sancak 2024’te çektiği Ayşe filmiyle hem İstanbul Film Festivali’nde en iyi ilk film, hem de o yılın Altın Portakal’ında En İyi Yönetmen ödüllerini kazanmıştı. Binnur Kaya’nın da performansıyla yıldızlaştığı zor bir hayatı olan bir kadının hikâyesiydi anlattığı.

Yeni filmi Bekle Bizi Brüksel daha kalabalık kadrolu ve kısıtlı bir zamanda, kısıtlı mekanlarda yaşanan olayları bir araya getiren dinamik bir kara komedi. Bütün Türkiye’nin sonuçlarına kitlendiği bir seçim gününde geçiyor olaylar. Bir haber kanalında bir araya gelen dört ayrı partinin temsilcisi konumuna gelmiş ‘gazeteci yorumcu’lar, ilk verilerin gelmesini beklerken giderek heyecanın arttığı bir tartışma içerisine girerler. Canlı yayında birbirlerine en olmadık hakaretleri eden taraflar, reklam aralarında birlikte sigara içmeye çıkıp birbirlerini sakinleştiriyorlar.

O sırada sıradan bir mahalledeki tipik bir kahvehanede ise başka bir kaos var. Muhtar ve bazı mahalleliler bir sorunu çözmek için orada toplanmışlar. Aslı adlı kadını sıkıştırıp içlerinden birinin kayıp oğlunu bulmaya çalışıyorlar. Aralarındaki tartışma arttıkça mahallelilerin korku ve önyargılarla dolu insanlar olduklarını anlıyoruz. Ama asıl kaos havadaki bir uçakta yaşanacak ve bütün ülkeyi kapsayan bir gerilim öğesi daha ekleyecektir tabloya. Çılgınca davranan iki arkadaş havadaki bir yolcu uçağını kaçırıp rotasını Brüksel’e çevirirler. Çünkü Brüksel Avrupa Birliğinin resmi olmasa da fiili başkenti sayılmaktadır…

Elbette filmin bu üç ayrı durağı da bütün ülkenin manzarasını koyuyor ortaya. Pek ilgisi yok ama Arjantin filmi “Asabiyim Ben”i de hatırlattı bana biraz. Üç ayrı mekanda da insanlar bir şekilde çıldırmış gibiler. Televizyonda yaşananlar ülkenin siyasi atmosferini, mahallede yaşananlar da toplumun sosyolojisinin göstergesi. Televizyondaki yorumcular kavgacı, dalavereci, siyasi görüşlerine samimiyetle tutunmayan kendi hesapları üzerinden politik duruşlarını ‘hesaplamış’ insanlar. Zaten bu sahnelerde kimin gerçekte hangi profilleri temsil ettiği gayet net anlaşılıyor.

Mahallede ise önyargılı, kafası karışık, asıl problemleriyle ilgilenmek yerine önyargılarına kapılıp giden, korkularına ve zaaflarına yenik düşen bir toplumu izliyoruz. Muhtar’ın olanca sakinleştirici üslubuna rağmen Aslı’nın cinsiyet kimliğiyle sorunları olan ve zorbalık yapan erkekler bir türlü sakinleşememekte.

Doğrusu Emin Alper’in Kurtuluş’undaki mükemmel performansıyla zihinlere yerleşen Caner Cindoruk’un Sacit karakterini ele alış biçimi filmin diğer karakterleriyle arasında bir dengesizlik yaratıyor. Gerçi filmde birçok kişi zaman zaman çıldırmış gibi davranıyor. Stüdyodakiler zaten normal değiller ve temsil ettikleri profilleri karikatürize ediyorlar, mahalledekiler de reaksiyoner tipler. Ama yine de Sacit’in delirmiş grotesk hareketleri finalde anlam buluyor olsa da yine de aşırı kalıyor. Filmin kara komedisini biraz kırıp hafifletiyor. (Sürekli hostes Gizem’e seslenmesi)

Filmin üç kadın oyuncusu Hande Doğandemir, Deniz Işın ve Deniz Dumanlı bu çıldırmış dünyada delirmiş gibi hareket eden adamlar arasında yine de normal kalmaya çalışan kadın karakterleri canlandırmışlar. Üç oyuncuyu da çok beğendiğimi belirtmeliyim. Ama yine de filmdeki en favori performansın stüdyodaki yorumculardan Cem Sürgit’in gösterdiğini düşünüyorum.

Necmi Sancak’ın filmi buhranlı hikâyeleri sıkıntılı senaryolarla işleyen filmlerin arasında kara komedi türünü seçip ülkenin bozuk ve kaotik psikolojisini ele alma amacını her ne kadar takdir etsem de bu üç kollu iç içe geçmiş hikâyelerin finalde nereye varmak istediği / vardığı tam anlaşılamıyor kanımca.

Bir film de Uluslararası Yarışma’dan: Sevda

İsviçre’de büyümüş yönetmen ve senarist Ufuk Emiroğlu, özellikle Babam, Devrim ve Ben adlı belgeseliyle takdir edilmiş bir sinemacı. İsviçre, Belçika ve Türkiye ortak yağımı Sevda filminin senaryosunu Ercan Kesal ile birlikte yazmış. Dünya prömiyerini 22. Zurih Film Fesivali’nde yaptıktan sonra Antalya Altın Portakal’da Uluslararası Yarışma bölümünde yarışan filmlerden biri olarak ilk kez Türk seyircileri karşısına çıkmış oldu.

Ailesiz büyümesini eski solcu aktivist babasına bağlayan ve bir inşaat şirketinde çalışan Sevda (Tülin Özen) dev bir site inşaatı sırasında evini terketmeyi reddeden yaşlı mezarlık bekçisi Ahmet beyi ikna etmeye çalıştığı günlerde İsviçre’den tanımadığı Elif adlı bir kadından gelen bir haberle allak bullak olur. Babası İsviçre’de komadadır ve Elif onu ikna edip babasının yanına götürmek ister. Geçmişine dair yanlış bildiği bilgileri ve önyargılarıyla yüzleşen Sevda yaptığı işin de şehrin geçmişini yok etmekten geçtiğini anlayacaktır yavaş yavaş.

Betonlaşma ve sürekli dikey yapılaşmanın götürdüğü mahalle kültürü ve komşuluk ilişkileri meselelerini Sevda’nın yanış bildiği geçmişiyle yüzleşmesi eşliğinde anlatıyor film. Yönetmen Ufuk Emiroğlu’nun filmde yan karakterlerden birini canlandıran Ercan Kesal ile birlikte yazdığı senaryosu, şehir hayatının betonlaşmanın da etkisiyle nasıl ruhsuzlaştığını ve insanların iletişimini nasıl bozduğunu çok da risk almadan biraz düz bir hikâyeyle ele alıyor. Babasıyla ve geçmişiyle arasını açmış bir karakterin bir son çağrıyla içsel bir yolculuk yaşaması zaten bir bağımsız sinema klişesidir. Sevda filmi, bu klişeyi Tülin Özen, Mert Fırat, Macit Koper ve Ercan Kesal’dan oluşan parlak bir oyuncu kadrosuyla, özellikle Reha Erdem’in filmlerindeki performanslarıyla da sevdiğimiz Fransız görüntü yönetmeni Florent Herry’nin şık görüntü çalışmasıyla ve Ufuk Emiroğlu’nun temiz yönetmenliğiyle rahat izleniyor.

İstanbul’daki dikey yapılaşmanın, ruhsuz abuk sabuk şekilli garip gökdelenlerin geldiği son noktayı ise içimiz sızlayarak izliyoruz adeta. Tıpkı filmde Ahmet beyin korumaya çalıştığı mezar taşları gibiler aslında. Geçmişi toprak altında bırakıp üstüne dikilen bu upuzun binalar da mezar taşlarından ibaret.

Genel bir değerlendirme: Durum pek iyi değil!

İstanbul Film Festivali, Adana Altın Koza Film Festivali ve şimdi de Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden sonra izlenen bütün bu filmler sinemamızın nitelik olarak yine pek de verimli bir yıl geçirmediğini gösteriyor. Aslında şu konuda herkes hemfikir: Eskiden teknik olarak standardı yakalamakta zorlanan sinemamız bu sorunu çoktan aştı ama son zamanlarda giderek daha fazla görünür olan diğer sorun hâlâ taş gibi duruyor: Hangi hikâyeyi nasıl anlatmalı meselesinde ya yapılan yanlış tercihler ya da senaryo safhasına gereken önem ve hassasiyeti tam gösterilmemesi…

Birçok ülkede dizi sektörü ve platform yapımları hikâye anlatımına daha fazla önem verip sinemayı daha yaratıcı olmaya zorlarken bizde durumlar maalesef biraz terse çalıştı. TV dramalarımızı yurtdışından da rağbet görüyor diye fabrikasyon soap opera yapımlarına dönüştürdük. Dizi sektöründe çalışan ve sinema filmleri de yapan/çalışan insanların sinematik hikâye dillerini bozduk. Sistemi öykü ve öykü anlatıcılığından çıkarıp tümüyle ticarete döktük ve kendi yaratıcılıklarımızı törpüledik. Otosansür ve açık/gizli sansüre teslim olduk, anlatılacak tonla hikâyemizi kurban edip aynı temalara mahkûm ettik kendimizi. Şimdi ne ana akım gişe filmlerinden ne de festivallerde gördüğümüz bağımsız filmlerden tam doymuş olarak çıkabiliyoruz. Birçok film insanımızdan ve insanımızın yaşadığı sorunlardan, ruh halinden uzak. Uzak değilse bile daha kağıt üzerinde yanlış kurulmuş. Oysa film çekme maliyetleri çok artmış olsa da, ekonomik sıkıntılar giderek daha çok herkesi zorlasa da yapabilenler için her türlü malzeme hâlâ mevcut. Şahane oyuncularımız var, çok iyi ekiplerimiz, sanat yönetmenlerimiz, görüntü yönetmenlerimiz, müzisyenlerimiz var.

Sektörün bütün bileşenleri artık ‘hikaye’yi daha fazla öne çıkaran bir sisteme geçmek zorunda. Senaryo geliştirme atölyeleri çoğalmalı, senaryo yarışmaları yapılmalı, yapımcılar senaryoları doğru insanlarla buluşturup iyileştirmeli. Yaratıcı insanların önü daha çok açılmalı. Yoksa seyirci 1990’ların başındaki kriz gibi yine küsecek sinemaya. Bu sefer kendilerini ev sinemasına atmayacaklar ama. Yapay zeka uygulamaları ile kendi filmlerini yapacaklar!

 Kaynak : Gazete Oksijen

Okur görüşleri
0 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster0 yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk Yorumu Siz Yapın
Puan Durumu
Trendyol Süper Lig
#TakımOP
1 GALATASARAY 10 25
2 AMED SPORTİF FAALİYETLER 9 20
3 TRABZONSPOR 9 19
4 BEŞİKTAŞ 9 18
5 FENERBAHÇE 9 16
6 ARCA ÇORUM FK 10 16
7 KASIMPAŞA 9 16
8 KOCAELİSPOR 9 15
9 ERZURUMSPOR FK 10 14
10 GÖZTEPE 9 12
11 CORENDON ALANYASPOR 9 12
12 İSTANBUL BAŞAKŞEHİR FK 9 11
13 ÇAYKUR RİZESPOR 9 10
14 GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ 9 8
15 TÜMOSAN KONYASPOR 10 8
16 GENÇLERBİRLİĞİ 9 8
17 SAMSUNSPOR 9 4
18 EYÜPSPOR 9 3
31.10.2026 17:54
Daha fazla yükle