
Meğer fon dolandırıcılığı, yetkililerin gözü önünde cereyan etmiş, aylardır da biliniyormuş ama engellenmemiş. SPK’nın yedi portföy yönetim şirketinin 131 yatırım fonunu tasfiye etmesinin ardından skandal patlayınca ortaya çıktı bunlar.
Medyada da bilenler varmış. Ekonomim’den Şebnem Turhan ve az Sayıda bağımsız ekonomi gazetecisi, bu fonlardaki şişkinliğe dikkat çekmeye çalışmış ama yeterince etkili olamamışlar.
Yaygın Medya ise piyasa manipülasyonları ve fon dolandırıcılığını görmezden gelmiş, sessizce izlemiş. Zira ekonomi haberciliği, siyasi iktidarın ve büyük şirketler ile yatırımcıların ağzına bakıyor; kamu yararını gözetmiyor. Güçsüzlerin değil güçlülerin, paralıların sesi artık.
Nitekim soruşturmanın hedefinde olan ve 51 yöneticisi tutuklanan şirketler yakın zamana değin medyanın gözbebeğiydi. ATV programcısı Müge Anlı, Katılımevim’in Reklam yüzüydü. Reklamda, “Sen de katıl derim” diyordu ekranlarda edindiği o güvenilir yüzüyle….
Katılımevi ve Pusula Holding Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Turhan, CNN Türk’te Cem Seymen’in programına iki bölümde konuk oldu. Serdar Turhan, A Para ve Akit TV’de de çeşitli programlara çıktı. Serdar Turhan şimdi Tutuklu .
Acaba Serdar Turhan, o programlar karşılığında CNN Türk ve öbür kanallara ödeme yaptı mı? Yoksa sadece habercilik gereği olarak mı çıkarıldı ekrana? Her iki durumda da CNN Türk yöneticileri açıklamak durumunda. Çünkü o yayınlarla yatırımcıların bu kişiye ve şirkete güvenmesinde rol oynadılar. İyi araştırmadan ekrana çıkardılarsa da yanlış, para alarak konuşturdularsa da. Her durumda sorumlulukları büyük, mağdurlar tazminat istese yeridir.
Soruşturma kapsamında tutuklananlar arasında Tera Yatırım’ın Yönetim Kurulu üyeleri Emre Alkin ve Kerem Alkin de bulunuyor. İkisi de ekonomi profesörü olan Alkin kardeşler aynı zamanda ekonomi yazarıydı. Gazetelerde yazmaları, TV’lerde ekonomi yorumları yapmaları, onları tanınan, bu alanda bilinen ve sözlerine güvenilen isimler haline getirmişti.
Kerem Alkin’in yazıları Sabah’ta, Emre Alkin’in yazıları da Gazete Pencere’de yayımlanıyordu. Hemen suçlu oldukları söylenemez ama okurlarını “fon dolandırıcılığı” konusunda uyarmadıkları, “ekonomi yazarı” işlevini yerine getirmedikleri ortada.
Alkin kardeşlerin yazdığı medya mecralarının da sorumluluğu var; portföy şirketinde yönetici olduklarını okurlarına bildirmemişlerdi. Yazıların altına bir dipnotla ticari bağlantıları yazılmış olsaydı, okurlar yazılardaki görüşlerini daha nesnel değerlendirme olanağına sahip olurdu.
Sabah ve AHaber’in olayı geçiştirmesi de boşuna değil. SPK ile öbür kurumların ve tabii kendilerinin sorumluluğunu örtmeye çalışıyorlar. Anadolu Ajansı bile zamanında “İş dünyası” bölümünde habermiş gibi yayımladığı TERA Holding reklam metinlerini arşivinden sildi.
Yılların ekonomi gazetesi Dünya, hâlâ yazamıyor skandalı, habire SPK’nın tasfiye ettiği şirketlerden biri olan Bulls Portföy’ün açıklamalarını koyuyor sayfalarına. Çünkü Bulls Portföy, Dünya gazetesi ile “Girişim sermayesi ortaklığı” kurmuş. Bulls Portföy Yönetim Kurulu üyesi Ersoy Çoban ile Bulls Yatırım Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Akkaya, Dünya Holding AŞ’nin de yönetim kurulu üyeleri. Şimdi Kemal Akkaya yurtdışı yasaklı.
Kısacası, medyanın katkısı ve sorumluluğu da az değil fon dolandırıcılığının önlenememesinde. Yıllardır, bağımsız gazeteciliğin önemini vurguluyor; gazetecilerin reklam yapmamaları, reklamda oynamamaları, sponsorluk ilişkilerinde dikkatli olmaları, TV’lerde paralı program yayımlamamaları, Gazeteci olmayan ekonomi yazarlarının ticari ilişkilerini dipnotla belirtmeleri gerektiğini savunuyorum. Umarım şimdi daha iyi anlaşılmıştır bu uyarı larım.
Eminim bu ilkeler yıllardır uygulanıyor olsa, şimdi trilyonluk “piyasa manipülasyonları ve fon dolandırıcılığı” olayında biz gazetecilerin hiçbir rolü ve sorumluluğu olmaz, gönül rahatlığıyla öbür sorumluların üzerine gidebilirdik. Ama heyhat, yaygın medya da piyasanın parçası.
Atina'daki Hristulas ve Ankara’daki Şekeroğlu

2012 yılında Atina'da parlamento önündeki meydanda başına silah dayayıp intihar eden 77 yaşındaki emekli eczacı Dimitris Hristulas geriye “Onurlu bir son istiyorum" notu bırakmıştı.
İki gün önce Ankara 'da Anayasa Mahkemesi önünde başına silah dayayıp intihar edem 60 yaşındaki emekli polisin elinde tuttuğu dövizde, “Para için değil onurumuz için yazıyordu.
Yunan medyası Hristulas'ın ölümümü “onurlu son" notuyla ve ekonomik kriz nedeniyle emekli aylıklarının düşürülmesiyle bağlantılı olarak gördü. Sonraki günlerde de Hristulas'ın öldüğü yere bırakılan çiçekler, anmalar ve protestolarla devam etti haberler.
türkiye 'de ise 25 Eylül akşamı haber sitelerinin çoğu uzun süre “intihar girişimi" olarak nitelendirdi. İktidar yanlısı TV'ler hiç görmezken, muhalif kanallar haber yaptılar ama o akşam tartışma programlarına konu etmediler. Halk TV, Sözcü TV ve Koza TV önceden hazırladıkları programı bozmaya gerek görmediler. Ertesi gün de iktidar yanlısı gazeteler, Ali Şekeroğlu’nun intiharını tümüyle yok saydı. Sonra da cenaze törenini bile haber yapmadılar.
Halbuki Atina’daki gibi Ankara'daki intihar da toplumsal sorundan kaynaklanıyor ve protesto niteliğinde. İntiharların yazılmaması ilkesi istisnai özellikteki bu intiharda geçerli olmaz. Kaldı ki, Dimitrus Hristulas'ın intiharı o zaman Sabah ve tüm iktidar medyasında haberdi.
Elbette intihar anının, silahlı ve kanlı görüntüsünü olduğu gibi yayımlamamak gerek ama
Ali Şekeroğlu'nun intiharını görmezden gelmek gerçeklere gözünü kapatmak demektir. Daha açıkçası, bu intiharı haber yapmamak gazeteciliğin de intiharıdır.
“Yunan askeri denize döküldü” alaycılığı

“Denize döküldüler” haberleri, tamamen Sosyal Medya geyiğine dayanıyordu. Birkaç Yunan askerinin, çıkarma tatbikatı sırasında bottan denize düşme görüntüsü üzerine çevrilen, nobran, alaycı ve aşağılayıcı ergen bir dille yapılan sohbetler, medyada “haber” düzeyine yükseltilmişti:
“Yunan bu kez kendini denize döktü” (Akşam), “Denize dökülmek hafızalarına kazındı” (Sözcü), “Çıkarma yapamadan denize döküldüler” (CNN Türk), “Yunan askerleri yine denize döküldü” (TV Net), “Tatbikatta Yunan askerleri peşpeşe denize düştü!” (Nefes), “Yunanlılar tatbikatta bile denize döküldü” (Türkiye), “Yunan ordusundan çıkarma fiyaskosu” ( Yeni Şafak )
Sosyal medyadan beslenen medya bu haberlerin çok okunmasının keyfini sürerken, Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Özay Şendir değerli bir uyarıda bulundu:
“Girit ve Doğu Akdeniz açıklarında düzenlenen çok uluslu MEDUSA-15 Tatbikatı’nın çıkarma senaryosu icra edilirken denize düşen Yunanistan askerlerinin görüntüsü Türkiye’de ilgiyle izlendi, kimi sanal medya hesapları işi aşağılamaya vardırdılar. Bir ülkeyi, bayrağını ya da ordusunu aşağılamak Türkiye’yi daha büyük yapmaz.”
Fakat söz konusu “aşağılama” sadece sosyal medyada yapılmadı, medya da haberlerle aynen katıldı bu yanlışa. Yeni Şafak yazarı Mehmet Şeker de “Yunan askerleri Oskar ödülünü hak etti” ve “hoş bir manzara” Diye eğlendi kendince. Milliyet’in web sitesindeki habere bile “Tatbikatta ayakta bile duramadılar! Yunan askerleri denize döküldü” başlığı konulmuştu.
Bu haberlerde yapılan da Özay Şendir’in dikkat çektiği gibi aşağılamaydı. Birkaç askerin suya batması görüntüsünden hareketle Yunan ulusu ve ordusu aşağılanıyor, alay ediliyordu.
Hiç kimsenin, hele de gazetecilerin “…denize döküldü” deyip, geçmiş savaşı çağrıştırarak bir ulusla alay etme ve üstünlük taslama hakkı olamaz. Aklı başında, mesleki ilkeleri içselleştirmiş hiçbir gazeteci, hele de saniyelik bir görüntüden hareketle bir ulusa karşı böyle bir dil kullanmaz.
Gazeteci, orduların gücünün birkaç askerin suya batması üzerinden kıyaslanamayacağını bilir. Güç ya da güçsüzlüğü değil, ulusların dostluğunu ve iyi komşuluk ilişkilerini esas alır.
Futbol medyası yine körleşti

Amedspor’un Beşiktaş maçı öncesinde Diyarbakır’da yaşananlar, Trabzonspor ve Kocaelispor maçlarında olanlardan çok farklıydı. Beşiktaş taraftarları, Diyarbakır’da dostlukla karşılandılar; Dağkapı’daki bir restoranda birlikte ciğer yenildi; ortak sloganlar atıldı caddelerde.
Maç başlamadan önce statta İstiklal Marşı okunurken sorun yaşanmadı; Amedsporlu bir taraftar Türk bayrağı açıp öptü. Amedsporlu bir taraftar da üzerinde “Sadece sizin değil, hepimizin” yazılı Türk bayraklı pankart açtı.
Amedspor taraftarının “En büyük Amed” sloganına, Beşiktaş deplasman tribününden alkışlarla karşılık verildi. Amed tribününde “Em Hatın” (Biz Geldik) koreografisi sergilendi; bir ara da “Her bijî Kurdistan” sloganları atıldı. Tribündeki en büyük olumsuzluk, Amedspor ve Beşiktaş taraftarlarının hep birlikte Bursaspor taraftarlarına küfür içeren tezahüratta bulunmalarıydı.
Maçtan sonra her iki kulüp başkanı da hakemlerden yakındı; birbirlerinin aleyhine söz çıkmadığı gibi Beşiktaş Başkanı Serdal Adalı, Diyarbakırlılara teşekkür etti. Galibiyet, Diyarbakır’ı ve tüm bölgeyi ayağa kaldırdı, sabahlara kadar kutladılar sonucu. Artık Amedspor, onlar için sadece bir futbol takı mı değil, Kürt kimliğinin statlarda dalgalanan bayrağı...
Saygı Öztürk de Sözcü ’deki köşesinde “Amedspor’un sadece futbol takımı” olmadığına dikkati çekti. “Kimlik algısını yerleştirdiğini”, “bölgenin umudu haline geldiğini” ve “doğru değerlendirilirse Barış a hizmet edeceğini” vurguladı.
Ne yazık ki, Saygı Öztürk’ün siyaseti izleyen bir gazeteci olarak fark ettiği Amedspor’un önemini ve farklılığını, futbol medyası hâlâ algılamadı. Beşiktaş taraftarlarının Diyarbakır’da dostça karşılanması ve maçtaki olumlu ortam da futbol medyasını uyandıramadı. Dijital mecralar ile gazetelerdeki haber ve yorumlar yine skora odaklandı; “Amed’den Kartal’a şok”, “ lider Amed”, “Kartal’dan yol kazası”, “Kartal yaralı Amed havalı” gibi başlıklarla saha içini aktardı.
Haber kanalları da dostluğa ve kentteki sahiplenmeye odaklanmadı; maç sonrası kutlamaları verip geçtiler, o kadarla yetindiler. Kocaelispor maçındaki gerginliği haber yapan haber kanalları bu kez centilmenliği görmezden geldi.
Futbol sadece futbol olmadığı gibi Amedspor da sadece bir futbol takımı değil, -İlke TV’de İbrahim Genç’in yazdığı gibi- “sosyopolitik bir olgu” artık. Futbol medyası da bu olguyu gözeterek habercilik yapmalı. Skor ve sahaya odaklı yorumculuk ile büyük kulüp yöneticilerine bağımlı gazeteciliğin modası geldi geçiyor. Ezberler er geç bozulacak…
Tek cümleyle:
· Erişim engellemelerini duyuran İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) kurucularından Yaman Akdeniz ile Kısa Dalga haber sitesi, Gazeteciler Dinçer Gökçe, Canan Kaya, Hilmi Hacaloğlu, Ersin Eroğlu, Alptekin Dursunoğlu, Razi Canikligil ve Uğur Gürses ile yüzlerce X hesabı “millî güvenlik ve kamu düzeni” gibi ilgisiz gerekçeyle erişime kapatıldı.
· Yeni Şafak’ta 192 sayfa, Yeni Akit'te 96 sayfa, Sabah'ta da 48 sayfa olarak çıkan “MÜSİAD EYPO 2026” ekleri, kamu bankaları ve kamu kuruluşlarının reklamlarıyla kaplıydı.
· Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasını iktidar medyası ile birlikte Halk TV, KRT TV ve Koza TV de canlı yayımladı.
· A Haber TV Washington muhabiri İrfan Sapmaz, Büyükelçi Tom Barrack’a erdoğan - Trump görüşmesini sorarken “Harika bir iş çıkarıyorsunuz” diye övgüde bulunarak, gazeteciliğin temas mesafe kuralını çiğnedi.
· DHA ve Hürriyet’in, “Kayıp Mekiye cinayetinde kan donduran sözler” haberinde katilin fotoğrafı yerine öldürülen Mekiye Akyel ve annesinin fotoğrafı yayımlandı.
· Cumhuriyet’in, “ Uyuşturucu soruşturmasında Gözaltına alınan Aras Bulut İynemli'nin ifadesi ortaya çıktı: 'Etkin pişmanlık istemiyorum” oyuncunun suçlu olduğu algısı yaratıyordu.
· Nefes, Şırnak Üniversitesi’nde “adrese teslim atamalar” haberlerini bu kez “akademik kadro ilanlarında Eşitlik ve liyakat ilkelerine aykırı adrese teslim şartlar tespit eden” Sayıştay raporunu “Üniversitelerdeki çürüme ifşa oldu” başlığıyla haber yaparak sürdürdü.
· Gazeteci Ali Tarakcı, “Çok önemli bir bakan cuma günü istifa edecek" paylaşımıyla “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaydığı" gerekçesiyle tutuklandı ve X hesabı engellendi.
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYETVE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]