Yeryüzünün 4,5 milyar yıllık engin hikayesinde, insanın bu sahnede varoluşu sadece bir göz kırpma anıdır. Fakat bu kadim ve cömert mavi gezegen, hepi topu son iki buçuk yüzyıldır, yani Sanayi Devrimi’nden bu yana kendi “buzulların çocuğu” olan türün hoyratlığıyla sınanıyor.
Prof. Dr. Tayfun Atay’ın da altını çizdiği üzere, bugün adını koymakta zorlandığımız o büyük trajedi, jeolojik literatürde haklı bir ironiyle “Antroposen”, yani insanın egemenlik kurduğu ama aslında kendi mezarını kazdığı çağ olarak anılıyor.
Atay, İzlanda’daki Okjökull buzulunun eriyip gitmesinin ardından düzenlenen o hüzünlü yas törenini irdelerken, durumu tarihin en çarpıcı antropolojik teşbihiyle özetler: İnsanlık, geçmişte avladığı hayvanın ruhundan af dileyen kabileler gibi, bugün kendi elleriyle katlettiği buzulların arkasından ağıt yakıyor. Dere yataklarını betona boğan, gölleri kurutan, Tuz Gölü’nü bir tuz çölüne çeviren bu insanmerkezci akıl, ne yazık ki gezegeni iyileştirmek yerine üzerindeki en yıkıcı kanser hücresi gibi yayılıyor.
Betonlaşan hafıza kaybı
Ankara’nın Kavaklıdere’si, Hoşdere’si, Bülbülderesi… Bir zamanlar adını suyun sesinden, berraklığından alan o güzelim semtler, bugün asfaltın ve ızgara betonların altında can çekişiyor. Atay’ın da sıklıkla vurguladığı gibi, doğayla kurduğumuz bu sakat ilişki sadece coğrafi bir yıkım değil; aynı zamanda toplumsal ve zihinsel bir hafıza kaybı.
Dereleri kuruturken aslında kendi geleceğimizin damarlarını kestiğimizi görmek istemiyoruz. Küresel kapitalizmin o doymak bilmez "kalkınma, büyüme ve kâr" çarkı, doğayı ve insanı aynı anda öğütmeye devam ediyor. Siyasal çürümenin ve popülist söylemlerin dünyayı sürüklediği nokta da bundan bağımsız değil. Gezegeni ateşe veren zihniyetle, toplumsal barışı ve kurumları kemiren zihniyet birebir aynı kökten besleniyor. İklim krizi, ta kendisi bir sistemik intihar biçimi olarak kapımızda…
Yarın Antalya’da başlıyor
İşte tam da bu karanlık tablonun ortasında, dünya iklim siyasetinin kalbi yarın itibarıyla Antalya’da atacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, yani COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Türkiye’nin ev sahipliğinde kapılarını açıyor.
Dünyanın dört bir yanından liderlerin, bilim insanlarının ve karar alıcıların Akdeniz'in bu güzel sahilinde buluşacağı bu zirve, laf üretme yarışının çok ötesine geçmek zorunda. Tayfun Atay hoca bu zirveleri, “Kapitalizmin günah çıkarma ayini” olarak nitelendiriyor. Ve bu zirveye ev sahipliği yapan Türkiye’yi de, “Bir müteahhitler cenneti; şantiye cenneti; hafriyat kamyonları cenneti” olarak tarif ediyor. “Bu cennetler, bizim ve koynunda yaşadığımız Doğa'nın cehennemidir. Toprağı betona gömenlerden iklim değişimine çare ummak, kuzuyu kurda emanet etmekten başka bir şey değildir.” diyor.
Bir gazeteci olarak, günlerdir masamda Tayfun Atay’ın satırlarıyla bu zirveye hazırlanıyorum. Çünkü biliyorum ki burada konuşulacak her bir metrekare yeşil alan, atılacak her bir karbon adımı, sadece teknik bir diplomatik pazarlıktan ibaret değil; insanlığın vicdan muhasebesidir.
17 Kasım’daki kritik panel
Bu krizin kültürel ve entelektüel kodlarını masaya yatırmak üzere, 17 Kasım’da bizzat Antalya’da gerçekleşecek olan bu hayati konulu panelde ben de konuşmacı olarak kürsüde olacağım. Mesleki hayatımın en heyecan verici, bir o kadar da sorumluluk yüklü duraklarından biri bu.
Kürsüye çıkıp mikrofonu elime aldığımda, aklımda hep o aynı soru olacak: Zirve salonlarının klimalı serinliğinde "sürdürülebilirlik" masalları anlatılırken, dışarıda kuruyan göllerin, can çekişen ormanların ve eriyen buzulların hesabını kim verecek? Kapitalizmin o konforlu illüzyonundan sıyrılıp, doğayı merkeze alan daha sakin, dengeli ve kanaatkâr bir yaşam modeline geçmedikçe bu zirvelerin hepsi sadece geçici birer teselli ikramiyesinden öteye gidemez.
Sakin ve adil gelecek
Toparlamak gerekirse; COP31 Antalya Zirvesi, Türkiye’nin ev sahipliğinde tarihi bir eşiktir. Ancak bu eşik, yeni bir yeşil aklama (greenwashing) alanı olmaktan çıkarılıp gerçek bir yüzleşme platformuna dönüştürülmelidir.
Tayfun Atay’ın eserlerinde ve eleştirel düşüncesinde bize hatırlattığı gibi, doğayla inatlaşmanın sonu uçurumdur. Artık büyüme masallarına değil, gezegenin nefes almasına ihtiyacımız var.
Antalya’daki panelde ve sonrasında kaleme alacağım her satırda bu "eko-aklı" savunmaya devam edeceğim.
Çünkü başka bir yeryüzü yok ve saat, insanlık aleyhine hızla akmayı sürdürüyor.

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir