Ana içeriğe geç
Zeynel Lüle
Zeynel LüleKöşe Yazarı

Ya rozet ya kelepçe ve sandığın çalınan iradesi

"Seçmenin sandıkta teslim ettiği irade; idari baskı, tutuklama tehdidi ve ticari vaat kıskacında gasp ediliyor. 'Ya rozet ya kelepçe' denklemine teslim olan belediye başkanları iktidar saflarına geçerken, arkalarında kandırılmış bir seçmen kitlesi ve ağır bir meşruiyet krizi bırakıyor."

Türkiye siyaseti uzun zamandır temsil sistemini zorlayan, seçmenin iradesini kağıt üstünde bir teferruata dönüştüren çalkantılı bir dönemden geçiyor. Ancak son zamanlarda Afyon’dan Aydın’a, oradan da Cumhuriyet’in, seküler yaşamın ve Atatürk’e bağlılığın kalesi sayılan İzmir’e uzanan belediye başkanı transferleri, işi basite alınamayacak kadar ciddi bir kırılmaya taşıdı.

Seçildikleri partinin ve kendilerine oy veren insanların siyasi kimliğini, hafızasını ve değerlerini bir kenara bırakıp iktidar saflarına geçen başkanların son halkası İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay oldu. Yakasına iktidar rozeti takılırken söylediği “AK Parti kimsesizlerin kimsesidir” sözü ise sadece talihsiz bir alıntı değildi. Sandığa yansıyan iradenin, idari baskı ve siyasi şantaj karşısında ne hale geldiğinin son derece acı bir özetiydi.

Sandık çıkmazı ve vekalet gaspı

Demokraside sandık, seçmenin yönetene verdiği şartlı bir yetkidir. Bizler sandık başına gittiğimizde sadece bir kişinin adını onaylamayız; o kişinin temsil ettiği ilkelere, partisinin programına ve vaat ettiği yaşam tarzına da oy veririz.

Özellikle İzmir gibi tarihsel duruşu ve seküler yapısı belirgin bir şehirde oy vermek, adaydan çok o adayın temsil ettiği değerlere sahip çıkmaktır.

Belediye başkanlarının, kendilerini seçen kitleye haber bile vermeden çizgi değiştirmesini ben açık bir "temsil krizi" ve irade gaspı olarak görüyorum. Bu geçişler muhalif seçmen için sıradan bir parti değişikliği değil. Vatandaşa doğrudan şu mesaj veriliyor: "Sizin sandıkta verdiğiniz oyun, dünya görüşünüzün iktidar karşısında hiçbir hükmü yok." Haliyle insan kendini kandırılmış, iradesi gasp edilmiş ve sistemin dışına atılmış hissediyor.

Bu siyasi oyunlara vatandaş nasıl bakıyor?

Peki, iktidarın ve koltuk değiştiren yöneticilerin kendi aralarında yürüttüğü bu güç hamleleri toplumun genelinde nasıl bir yankı buluyor?

Siyasetin masa başında, tehdit veya vaatlerle şekillendirilmesi halk nezdinde siyasal kurumlara ve sandığın kendisine karşı derin bir güvensizlik üretiyor. Tabela değişiklikleri ya da rozet törenleri iktidar çevrelerinde birer "zafer" gibi sunulsa da, sokaktaki vatandaş için durum çok daha net: Siyasetin halkın dertlerinden tamamen kopup kendi iktidarını koruma veya bireysel istikbal sağlama oyununa dönüşmesi.

Bu tablo toplumu iki büyük tehlikeli duygu durumuna sürüklüyor:

Siyasal kayıtsızlık (apati) ve ahlaki erozyon…

İnsanlar sandığa gidip verdikleri oyun bir günde iktidar pazarlıklarına malzeme yapıldığını gördükçe, "Kime oy verirsek verelim sistem bildiğini okuyor" duygusuna kapılıyor.

Seçmen siyasetten çekiliyor, sandığa olan inancını yitiriyor. Daha da kötüsü; tehdit, tutuklama şantajı veya ticari kayırmacılıkla yürütülen bu transferlerin kanıksanması, toplumda "gücü elinde tutanın her şeyi yapmaya hakkı vardır" algısını oturtuyor. Bu da bir ülkenin demokratik kültürü ve toplumsal ahlakı için ödenmesi en ağır bedellerden biridir.

"Ya kelepçe ya rozet" kıskacı

Peki bir belediye başkanı, düne kadar karşısında durduğu bir hareketin rozetini öpme noktasına nasıl geliyor? Bunu sadece "kişisel hırs" veya "koltuk sevdası" ile açıklarsak resmi eksik çizeriz.

Ortada iktidarın muhalefet belediyelerine karşı kurduğu çok yönlü bir kıskaç ve baskı mekanizması var. Bir yanda "topal ördek" stratejisiyle muslukların kesilmesi, İller Bankası ödeneklerinin kısılması, kredi onaylarının bekletilmesi ve belediyenin iş yapamaz hale getirilmesi var. İktidar adeta şunu söylüyor: "Eğer benim safıma geçmezsen seni halkın gözünde hizmet edemeyen başarısız bir başkan haline getiririm."

İş sadece mali kısıtlamalarla da kalmıyor. Sayıştay denetimlerini, açılan soruşturmaları ve tutuklama tehditlerini aba altından sopa olarak göstermek bugün sistemin temel işleyişi haline geldi. Başka belediye başkanlarına açılan davalar, soruşturmalar ve tutuklamalar diğer başkanların önünde bir gözdağı gibi duruyor.

Bir anlamda başkanlara sunulan örtülü tercih çok net: "Seni bir bahane bulur tutuklatırım; ya AKP rozetini takarsın ya da kelepçeyi."

Havuç ve sopanın eşzamanlı kullanımı

Sistemin sunduğu tehdit boyutu ne kadar sertse, sunduğu "ödül" ve "kurtuluş" vaadi de o kadar cazip kılınıyor. Aydın örneğinde ve Anadolu’nun farklı beldelerinde gördüğümüz üzere, sadece siyasi baskı değil, kişisel ve ticari sıkıntılar da birer transfer aracına dönüşüyor.

Başkanların ya da ailelerinin zora giren şirketleri, batan işletmeleri ve finansal krizleri bir anda iktidar gücüyle ihya ediliyor, borçlar yapılandırılıyor veya kapılar açılıyor. Şantaj ve tehdidin bittiği yerde devreye sokulan bu ticari ve mali kurtarma operasyonları, muhalefet sıralarında tutunmaya çalışan yöneticilerin direncini kırmakta kritik bir rol oynuyor.

Bir yanda batış ve cezaevi, diğer yanda ihya edilmiş şirketler ve idari konfor... Bu denklemin kendisi siyasal etiği tamamen ortadan kaldırıyor.

"Kimsesizlerin Kimsesi" söyleminin trajedisi

Atatürk’ün Cumhuriyet’i tanımlarken kullandığı "Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir" sözünün, bir muhalefet belediye başkanı, üstelikte Atatürkçü Düşünce Derneği üyeliğinden istifa etmiş biri tarafından iktidar partisine övgü olarak uyarlanması siyasi tarihimizin acı bir ironisi oldu.

Şehrinin oylarıyla, o şehrin sosyal demokrat hafızasına dayanarak makam sahibi olan bir yöneticinin rozet töreninde bu ifadeyi kullanması, vicdanlarda derin bir yara açtı.

Kendi seçmenini sandıkta sahipsiz ve "kimsesiz" bırakan, baskı ve şantaj mekanizmalarına teslim olan bir anlayışın, iktidar çatısı altında "kimsesizlere kimse olma" iddiası, seçmenin aklıyla dalga geçmekten başka bir anlam taşımıyor.

Sokakla yüzleşme sınavı

Yakaya takılan bir rozet salondakilerden alkış alabilir; ama o rozetin asıl ağırlığı sokakta, pazarda, kordonda, esnaf ziyaretinde hissedilir.

Şehrinin caddelerinde kendisini o makama taşıyan insanlarla yüz yüze gelen bir yöneticinin yaşayacağı meşruiyet krizini hiçbir idari imkân kapatamaz.

Siyasette en ağır ceza, sandıkta verilen oydan ziyade, insanların gözünün içine bakarak yürüyemez hale gelmektir.

Yüzünü halkın iradesine değil, iktidarın baskısına veya vaatlerine dönenler kısa vadede rahat bir nefes alabilir. Ancak uzun vadede siyasal tarihin ve kentsel hafızanın vicdanında mahkûm olmaktan kurtulamazlar.

Demokrasinin gerçek gücü rozetlerde değil, seçmenin helal ettiği oylardadır.

 

Okur görüşleri
0 yorum
Yorum yaz
Yorumlar yayın ilkelerine göre incelenir.
Yorumları göster0 yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk Yorumu Siz Yapın