Antalya’da toplanacak COP31 İklim Zirvesi öncesinde tablo net: Küresel vaatler tıkanırken, Akdeniz krizin ortasında yaşam mücadelesi veriyor. Gazeteci gözüyle baktığımızda bu zirve, sadece diplomatik bir buluşma değil; yerelden küresele doğayla kurduğumuz bozuk ilişkiyi tamir etmek için önümüzdeki son eşik olma özelliğini taşıyor.
Eylül ayının son günlerinde İstanbul’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) düzenlediği toplantıda konuyu enine boyuna konuştuk. Bana ayrılan bölümde, alanlarında iki uzmanla bu konuyu ele aldık. Bir yanımda Gazeteci Çiğdem Toker, diğer yanımda ise akademisyen Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum ile iklim krizini, yarattığı etkiyi ve atılması gereken adımları ayrıntılı bir şekilde konuştuk.
Meslektaşlarım ve konunun uzmanlarıyla son derece önemli bir toplantıda bir araya geldik.
İklim krizinin dilini, medyanın bu devasa meseleyi ele alış biçimini tartışırken aklımda tek bir soru vardı: Sözün aşındığı, vaatlerin kâğıt üzerinde kaldığı bir çağda insanlara hakikati nasıl anlatacağız?
18 Kasım’da da Muratpaşa’da, Belediye Başkanı Ümit Uysal ile aynı sahneyi paylaşacağım etkinlikte de yine bu sorunun peşinden gideceğim.
Çünkü Antalya, 9-20 Kasım 2026’da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapacak bir turizm kenti değil sadece. Akdeniz’in ortasında, iklim krizinin yakıcı etkilerini her gün yaşayan canlı bir laboratuvar.
Müzakerelerin gölgesinde küresel tablo
Dünyadaki tabloya baktığımızda ise durum hiç de iç açıcı değil. Birleşmiş Milletler raporları ve küresel iklim verileri, atmosfere salınan sera gazı emisyonlarının ve küresel sıcaklıkların rekor seviyelere ulaştığını açıkça koyuyor önümüze.
Fosil yakıt bağımlılığı sürerken, Sanayi Devrimi öncesine kıyasla ’lik kritik eşik neredeyse aşılmak üzere. Kuraklık, biyolojik çeşitlilik kaybı ve aşırı hava olayları gezegenin her köşesini hırpalıyor. İşin acı tarafı, hedeflerle eylemler arasındaki bu devasa uçurum derinleşirken küresel siyaset ve uluslararası diplomasi hantal adımlarla ilerlemeye devam ediyor.
COP31’e giderken küresel iklim diplomasisi tıkanmış durumda. Zengin kuzey ile gelişmekte olan güney arasındaki finansman uçurumu her geçen gün derinleşiyor. Küresel emisyon hedefleri ise gezegenin ısınmasını sınırında tutmaktan çok uzak ne yazık ki…
Jeopolitik gerilimler ve enerji krizleri yüzünden iklim eylemleri erteleniyor. Oysa yanı başımızda yaşanan aşırı hava olayları, geleceğin değil bugünün yıkıcı bir gerçeği…
Antalya’da toplanacak olan dünya diplomasisi tam da bu yol ayrımında duruyor işte. Türkiye’nin üstlendiği bu ev sahipliği, sesi kısılan coğrafyaların haklarını savunmak adına hepimize tarihi bir fırsat sunuyor.
Akdeniz havzasının yerel çığlığı
Mesele ne kadar küresel görünürse görünsün, aslında çözümün kalbi yerelde atıyor. Biz de bu nedenle, geçen ay İstanbul’da TGC’nin Anadolu’daki Temsilcilerinin de katıldığı toplantıda bu konuyu ele aldık.
Antalya’da hissettiğimiz kuraklık, orman yangınları ve su kaynaklarındaki tükeniş, diplomasi masalarındaki süslü cümlelerden çok daha gerçek. Muratpaşa gibi kent merkezlerinde atılan her geri dönüşüm adımını, yerel yönetimlerin vizyonu ve yurttaşın bilinci oluşturuyor.
TGC’nin düzenlediği toplantıda yaptığım konuşmada da altını çizmiştim: Kentleri ve yerel yönetimleri işin içine katmayan hiçbir karar, Akdeniz’in kuruyan nehirlerine çare olamaz.
Antalya zirvesinden kalan miras
Soru net: COP31 bittiğinde geriye sadece aile fotoğrafları ve iddialı bildirgeler mi kalacak? Yoksa bir takım hayati adımlar atılacak mı?
İşte asıl sınav burada başlıyor. Antalya için bu zirve, bir prestij organizasyonunun çok ötesine geçmeli. Türkiye'nin 2053 net sıfır emisyon hedefi ve yerel düzeyde dirençli kentler kurma iradesi bu zirveyle somut bir ivme kazanmak zorunda. COP31’in başarısını, delegelerin bıraktığı protokol izleri değil; Akdeniz'in geleceğinde yaratacağı kalıcı değişim belirleyecek.
Geleceğe bırakılacak son eşik
Doğayla kurduğumuz o bozuk ilişkiyi tamir etmek için önümüzdeki en önemli duraklardan biri Antalya. Bir gazeteci olarak gözlediğim, kentlerde tartıştığımız ve küresel boyutta takip ettiğimiz bu süreç tek bir şeyi bağırıyor yüzümüze: İklim krizi bir yarın meselesi değil, bugünün adalet ve varoluş mücadelesidir.
COP31, lafın bittiği ve eylemin başladığı o büyük eşik olmak zorunda…

Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir