Avrupa’nın sessiz siyasal devrimi

Berlin’de Elif Eralp’in yükselişi, Avrupa’da göçmenlerin yalnızca toplumun bir parçası değil, siyasetin ve iktidarın sahibi haline geldiğini gösteren yeni bir dönemin işareti. Londra’dan Rotterdam’a, Hannover’den de New York’a uzanan bu değişim, Avrupa’nın, hatta batı dünyasının kimliğini ve iktidar anlayışını sessizce Yeniden şekillendiriyor.

.Avrupa’nın sessiz siyasal devrimi

Berlin’de sandıktan çıkan sonuç, yalnızca Almanya’nın başkentindeki siyasi dengeleri değiştirmedi. Çok daha büyük bir hikâyenin yeni sayfasını açtı.

Türkiye’den Almanya’ya siyasi nedenlerle sığınan bir ailenin kızı Elif Eralp, liderliğini yaptığı Die Linke’yi Berlin seçimlerinde yüzde 25,7 ile birinci parti yaptı. Eğer önümüzdeki koalisyon görüşmelerinden sonuç alırsa, Berlin’in ilk türkiye kökenli “ belediye başkanı ” yani “Eyalet başbakan ı” olacak. Üstelik Berlin gibi yalnızca bir kent değil, aynı zamanda Almanya’nın siyasi vitrini olan bir şehir-eyaletin başına geçecek.

Buradaki asıl mesele Elif Eralp’in kimliği kadar, Avrupa’nın geçirdiği sessiz dönüşüm.

Birinci kuşaktan iktidara

Bir zamanlar Avrupa’ya giden Türkler , Faslılar, Pakistanlılar, Hintliler ve diğer göçmenler için temel mesele “tutunabilmekti.”

Ev bulmak, iş bulmak, çocuklarını okutmak, dil öğrenmek, ayrımcılıkla mücadele etmek…

İkinci kuşak için soru değişti: “Buraya ait miyiz?”

Bugün ise üçüncü aşamaya geçiyoruz: “Burayı biz de yönetebilir miyiz?”

Elif Eralp’in Berlin hikâyesini önemli yapan tam da bu.

1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’den Almanya’ya Kaç an sosyalist ve sendikacı bir ailenin çocuğu olarak Münih’te doğdu. Dortmund ve Hamburg’da büyüdü, hukuk okudu, insan hakları ve göç politikaları alanında çalıştı. 2021’den beri Berlin Eyalet Meclisi’nde Milletvekili .

Yani Eralp’in hikâyesi artık klasik bir “göçmen başarı öyküsü” değil. Çünkü başarı, bireysel yükselişten Siyasal temsil düzeyine geçmiş durumda.

Sadiq Khan

Berlin’den Londra’ya

Bu dönüşümün yalnızca Berlin’e ait olmadığını görmek için Avrupa’nın büyük kentlerine bakmak yeterli.

Londra’nın Belediye Başkanı Sadiq Khan’ın ailesi Pakistan’dan İngiltere’ye geldi. Khan, yalnızca dünyanın en önemli metropollerinden birini yönetmekle kalmadı; daha önce İngiliz hükümetinde bakanlık da yaptı.

Hannover’de Türkiye kökenli Belit Onay 2019’dan beri Almanya’nın önemli eyalet başkentlerinden birinin belediye başkanı. Rotterdam’da Fas’ın Rif bölgesinden çocuk yaşta Hollanda’ya gelen Ahmed Aboutaleb, 2009-2024 arasında Avrupa’nın en büyük liman kentlerinden Rotterdam’ı yönetti.

Bu isimlere artık istisna gözüyle bakmak giderek zorlaşıyor.

Çünkü siyasal temsilin mantığı değişiyor.

Göçmen kökenli olmak artık sadece “temsil edilmesi gereken” bir kimlik olmaktan çıkıyor; ülkenin, kentin ve toplumun geleceğini belirleyen siyasal aktörlerden biri haline geliyor.

Devletin zirvesinde

Dönüşüm belediyelerle de sınırlı değil.

Cem Özdemir, 2026’da Baden-Württemberg Başbakanı olarak Almanya’da bir federal eyaletin başına geçen Türkiye kökenli ilk siyasetçi oldu.

İrlanda’da Hint kökenli Leo Varadkar iki kez başbakanlık yaptı. İskoçya’da Pakistan kökenli Humza Yousaf 2023-2024 arasında hükümetin başında bulundu. İngiltere’de Hint kökenli Rishi Sunak 2022-2024 arasında Başbakanlık görevini üstlendi.

Amerika’da ise bu tablo daha da görünür hale geldi.

Uganda’da doğan, Hint kökenli bir ailenin çocuğu olan Zohran Mamdani, 2026 başında New York Belediye Başkanı olarak göreve başladı. Böylece Afrika’da doğmuş bir kişinin New York’un başına geçmesiyle birlikte, göçmenlik hikâyesi ile siyasal iktidar arasındaki mesafe bir kez daha kısaldı.

Eralp ile Mamdani arasında bu nedenle kurulan benzerlik tesadüf değil. İkisinin de kampanyasında konut, hayat pahalılığı, ulaşım ve kentte yaşayan sıradan insanların ekonomik sorunları öne çıktı.

Ama daha önemli bir ortaklıkları var: Kimliklerini saklamadan, kimliği siyasetin tek meselesi haline de getirmeden Siyaset yapmaları.

Zohran Mamdani

avrupa değişiyor

Burada Avrupa açısından daha derin bir soru ortaya çıkıyor.

Göçmenler mi Avrupa’ya uyum sağlıyor, yoksa Avrupa mı göçle birlikte kendisini yeniden tanımlıyor?

Belki de ikisi aynı anda gerçekleşiyor.

İlk kuşak göçmen, çoğu zaman “misafir” olarak görüldü. İkinci kuşak “Almanya’nın Türkü”, “İngiltere’nin Pakistanlısı”, “Hollanda’nın Faslısı” gibi ara kimliklerle tanımlandı.

Üçüncü aşamada ise bu kategoriler siyasal gerçekliğin gerisinde kalmaya başladı.

Çünkü Berlin’i yönetmeye aday olan Eralp’in Berlinliliğini kanıtlamak için ailesinin nereden geldiğini açıklaması gerekmiyor.

Tıpkı Londra’yı yöneten Khan’ın Londralılığının, Hannover’i yöneten Onay’ın Hannoverliliğinin tartışma konusu olmaması gerektiği gibi.

Asıl değişim burada…

Siyasetin yeni yüzü

Elbette bu tablo, Avrupa’da göçmen karşıtlığının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, aşırı sağ partilerin yükselişi aynı dönemde devam ediyor.

Berlin seçimlerinde AfD’nin yüzde 16,3 oyla üçüncü olması bunun en açık göstergelerinden biri.

Dolayısıyla Avrupa aynı anda iki farklı siyasi hareket yaşıyor: Bir tarafta göçü ve göçmenleri tehdit olarak gören siyaset yükseliyor; diğer tarafta göçmen kökenli siyasetçiler artık yalnızca parlamentolarda sandalye kazanmakla kalmayıp kentleri, eyaletleri ve hükümetleri yönetiyor.

Bu çelişki aslında Avrupa’nın gelecekteki siyasal mücadelesinin merkezini oluşturacak.

Elif Eralp’in hikâyesini yalnızca “ Türk kökenli bir siyasetçinin başarısı” olarak okumak bu nedenle eksik kalır.

Bu, Almanya’nın kendi toplumunu nasıl tanımladığıyla ilgili bir hikâyedir.

Berlin’in Verdiği mesaj

Berlin’in önünde şimdi koalisyon pazarlıkları, konut politikası, ekonomik dengeler ve Elif Eralp’in Seçim vaatlerini iktidar programına dönüştürme sınavı var.

Dolayısıyla seçim zaferi ile hükümet kurmak arasında hâlâ ciddi bir siyasi mesafe bulunuyor.

Fakat sembolik eşik çoktan aşılmış durumda.

Bir zamanlar Almanya’ya sığınan bir ailenin çocuğu, bugün Almanya’nın başkentini yönetmeye aday.

Bundan daha güçlü bir toplumsal dönüşüm göstergesi bulmak kolay değil.

Çünkü göçün gerçek başarısı, göçmenlerin bir gün “yerli halk gibi” yaşaması değildir.

Asıl başarı, bir gün kimin nereden geldiğinin siyasal makamı belirlemediği bir toplum yaratabilmektir.

Berlin şimdi bize belki de şunu söylüyor:

Avrupa’ya gelenlerin çocukları artık Avrupa’nın kapısında beklemiyor. Avrupa’nın yönetim masasına oturuyor.