Ufukta sandık göründü ve Ege yine dalgalandı

Doğu Akdeniz ve Ege’nin mavi sularında tansiyon yine bildik ritmiyle yükseliyor.

Bir tarafta Girit açıklarında icra edilen ve İsrail, Fransa ile İtalya’nın da katılımıyla gövde gösterisine dönüşen ‘Çok Uluslu’ MEDUSA-15 tatbikatı; diğer tarafta türkiye 'nin buna cevaben 100 gemi, 50 hava vasıtası ve 14 bin personelle üç denizde birden başlattığı Denizkurdu-I/2026 tatbikatı…

Ufukta sandık göründü ve Ege yine dalgalandı - Zeynel Lüle

Başbakan Kiryakos Miçotakis ’in “Denizler bu aralar biraz çalkantılı” diyerek sahadaki gerilimi kabul etmesi, ardından “12 mil hakkımız hukuken tartışılamaz” vurgusuyla bu söylemini tırmandırması; Ankara’nın ise adaların silahsızlandırılmış statüsüne atıfla karşılık vermesi, Ege’nin klasik satranç tahtasını Yeniden kuruyor. 

Peki, iki Nato müttefiki arasındaki bu tanıdık gürültü neyin habercisi?

Seçim dönemlerinde tırmanan bu söylem salt bir oy avcılığı mı, yoksa bölgesel mimari kökten değişirken Türkiye'nin diplomaside düştüğü yapısal bir sıkışmanın tezahürü mü? 

Ufukta sandık göründü ve Ege yine dalgalandı

Ayrıntılı olarak anlatayım. 

Seçim taktiği mi, müttefiklik illüzyonu mu?

Türk ve Yunan siyasetinde Dış Politika , öteden beri iç politik krizlerin üzerini örten en elverişli şal olmuştur. 

Sandık ufukta göründüğünde ya da ekonomi sıkıştığında, Ege'nin iki yakasında da “millî kararlılık” söylemleri tavan yapar. Siyasi liderler açısından komşuyu hedef almak; seçmeni birleştirmenin, maliyetsiz ve yüksek verimli bir yoludur.

Ancak mevcut durumu yalnızca “seçim yatırımı” diyerek geçiştirmek, daha derin bir jeopolitik kırılmayı ıskalamak anlamına gelir.

İki ülkenin de kağıt üzerinde NATO müttefiki olması, Washington ve Brüksel nezdinde uzun süre bir " güvenlik supabı" olarak görüldü. İttifak, Soğuk Savaş boyunca Ege’deki kıvılcımların yangına dönüşmesini engelleyen bir fren mekanizmasıydı.

Fakat günümüzde NATO’nun bu kriz çözücü rolü erozyona uğramış durumda. 

İttifak içi caydırıcılık, Atina’nın bölgesel ittifak arayışları ve Ankara’nın stratejik özerklik hamleleriyle birlikte yerini "müttefikler arası rekabete" bıraktı.

NATO çatısı artık bir barış garantörü değil, tarafların birbirini engellemek için kullandığı bürokratik bir arena konumunda...

adalar hukuku ve Türkiye'nin zaafı

Adaların silahlandırılması meselesi, Ege uyuşmazlığının en somut ve hukuki zeminini oluşturuyor. Hukuki çerçevenin temelleri gayet net ve Türkiye lehine...

Şöyle ki:

-1923 Lozan Barış Antlaşması (Madde 12 ve 13): Doğu Ege Adaları’nın (Sakız, Sisam, İkarya, Midilli) egemenliğini Yunanistan’a devrederken, bu adalarda deniz üssü ve istihkam kurulamayacağını, yalnızca kolluk kuvveti bulundurulabileceğini emreder.

-1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi: Boğaz önü adalarının (Limni, Semadirek) silahsızlandırılmasını öngörür.

-1947 paris Barış Antlaşması (Madde 14): On İki Ada’nın İtalya’dan alınarak Yunanistan 'a devri sırasında, bu adaların tamamen “askerden arındırılmış” (demilitarized) kalması şartı koşuldu. Türkiye bu anlaşmaya taraf olmasa da, üçüncü taraf yararına konulmuş objektif bir statü oluşturur.

Ama Yunanistan, 1960’lardan itibaren ve özellikle 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında “meşru müdafaa” (Birleşmiş Milletler Şartı Madde 51) gerekçesine sığınarak bu adaları tahkim etti. 

Atina’nın tezi, Türkiye’nin İzmir merkezli kurduğu Ege Ordusu’nun bir tehdit oluşturduğu yönündeydi.

Peki Türkiye ne yaptı?

Burada Türkiye'nin temel zaafı, hukuki haklılığını diplomaside eylemlilikle destekleyememiş olmasında yatıyor.  

Ankara , onlarca Yıl boyunca adaların silahlandırılmasını diplomatik notalarla protesto etmekle yetindi, ihlaller aşamalı bir şekilde fiili duruma (fait accompli) dönüşürken bu durumu sahada engelleyecek caydırıcı bir yaptırım geliştiremedi.

Bugün Adalar Denizi’nde pistleri, füze bataryaları ve tümen düzeyinde birlikleriyle tepeden tırnağa silahlanmış bir ada gerçekliği var. 

Türkiye, haklı antlaşma metinlerine atıf yaparken; sahadaki "fiili durumun" getirdiği psikolojik ve askeri baskıyı kıramıyor ve söylemsel sertlik ile eylemsel edilgenlik arasında bocalayan bir görüntü veriyor.

İsrail faktörü ve güvenlik mimarisi

Bölgedeki denklemi asıl karmaşıklaştıran ve krizin boyutunu değiştiren gelişme ise, İsrail'in Doğu Akdeniz-Ege eksenine dahil olması...

MEDUSA tatbikatları, başlangıçta Yunanistan-Mısır-Güney Kıbrıs hattında şekillenirken, İsrail'in hava ve deniz unsurlarıyla bu yapıya eklemlenmesi tesadüf değil. Türkiye’nin Gazze savaşı ve bölgesel politikalar nedeniyle İsrail ile yaşadığı sert kırılma, Tel Aviv’i Atina ve Lefkoşa ile stratejik bir askeri ortaklığa itti.

İsrail’in işin içine girmesi ise üç kritik sonuç doğuruyor.

Teknolojik ve askeri üstünlük transferi: İsrail; gelişmiş istihbarat, insansız hava araçları ve hava savunma teknolojilerini Yunanistan ve GKRY ile paylaşarak Doğu Akdeniz'deki askeri dengeyi Ankara aleyhine ağırlaştırıyor.

Kuşatılma algısı: Mısır, Fransa, İtalya, Yunanistan, GKRY ve İsrail’in dahil olduğu çok uluslu tatbikatlar, Türkiye nezdinde bir "güvenlik paranoyası" değil, somut bir çevreleme (containment) stratejisi olarak algılanıyor.

Enerji ve jeopolitik hat: Doğu Akdeniz gazının  avrupa 'ya  Taşı nması projeleri ve deniz yetki alanları mücadelesi, İsrail-Yunanistan ittifakıyla askeri bir zırha kavuşturulmak isteniyor.

Sahada tırmanan tehlike

Şimdi gelelim bu durumların oluşturabileceği tehlikeye...

Ufukta sandık göründü ve Ege yine dalgalandı

Türk ve Yunan medyasındaki makaleler incelendiğinde, medyanın analitik bir süzgeç olmak yerine ulusal histeriyi besleyen birer hoparlöre dönüştüğü görülüyor. 

Yunan basınında Miçotakis’in “12 mil” söylemleri üzerinden zafer çığlıkları atılırken, Türk basınında 100 gemilik Denizkurdu tatbikatı gövde gösterisinin amiral gemisi olarak sunuluyor. Milliyet, “Mekânın sahibi geldi” başlığıyla bunu gösterdi.

Savunma uzmanlarının dahi kabul ettiği üzere, Ege’deki asimetrik güç dengesi ve Atina’nın Batılı "kabadayıları" arkasına alma kolaycılığı krizleri kalıcı kılıyor.

Sonuç olarak; diplomatik kanalların açık tutulması gerektiği yönündeki temenniler, sahadaki askeri tırmanışın gölgesinde kalıyor.

Türkiye anlaşmalardan doğan tarihsel ve hukuki haklılığını söylemin ötesine taşıyıp yalnızlaştırıcı bölgesel ittifakları kıracak esnek bir Diplomasi üretemediği sürece, Ege’de atılan her tatbikat manevrası kontrolden çıkmaya aday bir kıvılcım olma riskini taşımaya devam edecek.