Deniz GöktaşIn savunması: Ellerim kelepçeli Kılıçdaroğlu ile zorla görüştürüldüm"

İşte savunması: Hâkim, savunma yapan Deniz Göktaş'a, “Gösteri bile 1.5 saat sürüyor, bitir artık!" dedi. Göktaş ise hâkime, “88 gündür hücredeyim, bırakın konuşayım. Hiçbir cümlemde suç unsuru olduğunu düşünmüyorum" yanıtı verdi.

Deniz GöktaşIn savunması: Ellerim kelepçeli Kılıçdaroğlu ile zorla görüştürüldüm"

Hakkında “ Cumhurbaşkanı ’na hakaret”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ve “suçu ve suçluyu övme” suçlamalarıyla 2 Yıl 2 aydan 9 yıl 8 aya kadar hapis cezası istenen Komedyen Deniz Göktaş, tutukluluğunun 89. gününde ilk kez hâkim karşısına çıkarak savunma yaptı. Hakim tahliyesine karar verdi. Duruşma savcısı esas hakkında mütalaasında; komedyen Deniz Göktaş ’ın “Cumhurbaşkanına alenen hakaret”, basın ve yayın yoluyla “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” ile “suçu ve suçluyu övme” iddialarından cezalandırılmasını ve tahliye edilmesini talep etmişti. 

Göktaş Savunması nda, "Yakalama kararı olduğunu biliyordum. Havalimanında polisler geldi. Sonra havalimanı karakoluna indik. Oradaki polis memurları bana, ‘Deniz, ne yapıyorsun, niye Türkiye’ye döndün?’ Diye Sordu . ‘Senin yerinde olsam, senin imkânların bende olsa Türkiye’de kalmam’ Dediler . Polis memurları bile Türkiye’den gitmek istiyor. Havalimanı emniyetinde birkaç odadan ve kapıdan geçtikten sonra yerin altındaki nezarethaneye götürüldüm. Orada başka biriyle birlikteydim. Bizi korumakla görevli bir polis yanıma gelip, ‘Biri seni öldürürse başımıza iş açılır’ dedi"  ifadelerini kullandı. 

Göktaş, "90 dakikalık politik bir stand-up gösterisi. Türkiye’de tartışma yaratan pek çok konu, siyasi figür ve Medya figürü bu gösterinin içinde. Bütün bunlara rağmen 185 şikâyet var. Düşünebiliyor musunuz? Dünyanın en sakin çizgi filmlerinden Teletabiler üç günde milyonlarca izlense ve bütün haber sitelerinde konuşulsa, onun hakkında bile 185’ten fazla şikâyet gelebilir. Savcılığın bu 185 şikâyeti neden tutuklamaya gerekçe olarak gösterdiğini anlamıyorum" dedi.

Göktaş, "CİMER şikâyetlerinden birinde şu yazıyor: ‘İstediğim, bu kişinin sınır dışı edilmesi ya da idam edilmesi. En kısa zamanda gereğinin yapılmasını istiyorum. Bu konuyla ilgilenirseniz teşekkür ederim.’ Gerçekten çarpıtmıyorum, abartmıyorum; böyle yazmış. Bir insanın idamını isteyen bu sözler mi, yoksa benim sahnede söylediğim şakalar mı insanları kin ve düşmanlığa tahrik ediyor?" diye konuştu.

İddianamedeki suçlamaları reddeden Göktaş, "Cumhurbaşkanı Recep Tayyip erdoğan hakkında söylediğim sözler, buradaki ifade bir siyasi eleştiri, bir hiciv. ‘Diktatör’ benzetmesinin Cumhurbaşkanı’na hakaret sayıldığını görüyorum.  Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı zamanda AKP Genel Başkanı. Uzun yıllardır iktidarda bulunan partinin lideri ve Türkiye’nin en yetkili yöneticisi olarak, bu coğrafyanın yüzlerce yıllık geleneği olan hicve açık olması gerekir. Gösterideki ‘diktatör’ benzetmesi, otoriter eğilim gösteren yöneticiler için dünyanın pek çok yerinde kullanılan bir siyasi benzetmedir" dedi.

Savunmasında fon Krizinden örnekler veren Göktaş, "Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın çalışma ekibine seçtiği Fatma Betül Sayan Kaya , bugün sıradan vatandaşların parasına ilişkin bir Soruşturma nedeniyle ‘görevden affını’ istiyor. Bakın, istifa etmiyor, özeleştiri yapmıyor; görevden affını istiyor. Halkın parasıyla ilgili bir iddia söz konusuyken kullanılan ifade bu. Bence böyle bir şey ancak otoriter eğilimleri olan bir liderin yönettiği ülkede olabilir. Bunun hâlâ geçerli bir siyasi şaka olduğunu düşünüyorum. Buna rağmen, 90 dakikalık gösterimde farklı konularda söylediğim sözler nedeniyle tutuklandım. Gösterinin beş dakikası Recep Tayyip Erdoğan hakkındaydı. O beş dakikadan yalnızca bir cümle iddianameye konuldu" ifadelerini kullandı.

Göktaş, Mutlak butlan Kararı yla CHP Genel Başkanlığı'na getirilen Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmek istememesine rağmen görüştürüldüğünü anlatarak, "Ters kelepçe yetmezmiş gibi bir de Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm. 'Niye döndün?' dedi. Ben böyle bir görüşme istemiyordum. Bunun üzerinden ayrıca bir görüntü oluşmasını da istemiyordum. Görüşmek istemediğimi söylememe rağmen neden zorla görüştürüldüğümü hâlâ merak ediyorum" dedi.

TIKLAYIN | Deniz Göktaş'tan duruşma öncesi mektup: Mahallemize 2 özel jeti olan komşu Taşı ndı, Haluk Levent yan komşum...


Adliyeye yalnızca çalışanlar, basın kartı olan Gazeteciler ve duruşması olanlar alındı

Hakkında “Cumhurbaşkanı’na hakaret”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ve “suçu ve suçluyu övme” suçlamalarıyla 2 yıl 2 aydan 9 yıl 8 aya kadar hapis cezası istenen komedyen Deniz Göktaş, , İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nde ilk kez hâkim karşısına çıktı.

Göktaş'ın yargı landığı davayı takip etmek için türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, TİP İstanbul Milletvekili Ahmet Şık, TİP İstanbul Milletvekili ve Parti Sözcü sü Sera Kadıgil, Yeni parti Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Sol Parti lideri Alper Taş adliyeye gelen isimler arasında oldu. Adliyeye binasına çalışanlar, basın kartı sahibi gazeteciler ve duruşması bulunan kişiler dışında kimse alınmadı.

Üç aydır Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu'nda tutulan Deniz Göktaş, İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmasında SEGBİS üzerinden şu savunmayı yaptı:

Deniz Göktaş'ın savunması:  Ben beyin göçünü engellemeye çalıştıkça Türkiye Cumhuriyeti bunu zorlaştırıyor

"‘Selam Selam’ isminde 2023’te yayımladığım gösterim 6 milyona yakın izlendi. Beklediğimden çok büyük bir ilgi gördü. Milyonlarca kişi izledi. Ölü Deniz isimli gösterimde soruşturmaya konu olan şakamı bağlamından koparıp eş zamanlı olarak yüzlerce hesaptan paylaştılar.

Şahsıma ve gösterime yöneltilen tepkiler kesinlikle organik değildir. Sosyal Medya gündemini, Telegram gruplarında organize olarak aynı dakikada tek bir kişiye topluca saldıran trol hesaplar belirlemektedir. Benim gösterime yapılan da bu tarz organize bir linç kampanyasından ibarettir.

Ayrıca turnem biter bitmez her yıl olduğu gibi yurt dışındaki arkadaşlarımın yanına gittim. Gelecek görmedikleri için yurt dışına gidip oturum izni alan bütün arkadaşlarıma, her gittiğimde Türkiye’ye dönmeleri ve beyin göçünü tersine çevirmeleri için ikna etmeye çalışan biriyim. Buna rağmen rutin seyahatlerimin basında ‘yurt dışına Kaç tı’ şeklinde haber yapıldı. Bunları onların yanında okumak da trajikomikti.  Ben beyin göçünü engellemeye çalıştıkça Türkiye Cumhuriyeti bunu zorlaştırıyor.

"Polis memurları bile Türkiye’den gitmek istiyor"

Yakalama kararı olduğunu biliyordum. Havalimanında polisler geldi. Onlarla sakin bir şekilde yürüdüm. Kelepçe taktılar. Tanıdığım yolcularla karşılaştım; hepsine ‘İyi yolculuklar’ dedim. Sonra havalimanı karakoluna indik. Oradaki polis memurları bana, ‘Deniz, ne yapıyorsun, niye Türkiye’ye döndün?’ diye sordu. ‘Senin yerinde olsam, senin imkânların bende olsa Türkiye’de kalmam’ dediler. Polis memurları bile Türkiye’den gitmek istiyor. Çocukken bize ‘Devlet memuru ol, hayatın kurtulur’ derlerdi. Şimdi devlet memurları da gitmenin hayalini kuruyor. Bu süreçte karşılaştığım birçok kişi bana aynı şeyi söyledi.

Bir süre sonra bir komiser geldi ve kelepçe takı lmasını istedi. ‘Ben kendim geldim, teslim oldum. Kelepçe takmanızı gerektiren bir durum yok’ dedim. Bunun prosedür olduğunu söyledi. Ben de kelepçe takılmasına rıza göstermediğimi belirttim. Daha sonra Vatan Emniyet’ten gelen görevliler de kelepçe taktı. Buna rızam olmadığını söyledim; buna rağmen zorla yaptılar.

Götürülürken başımı bastırarak görüntü almaya çalıştılar. Önden, arkadan, yandan çekim yaptılar. Ben de her seferinde başımı kaldırıp kameraya baktım. Bu görüntülerin yayımlanacağını düşünüyordum.

"Bizi korumakla görevli bir polis ‘Biri seni öldürürse başımıza iş açılır’ dedi"

Havalimanı emniyetinde birkaç odadan ve kapıdan geçtikten sonra yerin altındaki nezarethaneye götürüldüm. Orada başka biriyle birlikteydim. Bizi korumakla görevli bir polis yanıma gelip, ‘Biri seni öldürürse başımıza iş açılır’ dedi. O aşamada telefonumu neden alamadığımı da anlamamıştım. Sonradan soruşturmanın ve iddianamenin içeriğini gördüm. Hakkımdaki iddiaları hâlâ anlamıyorum. Somut bir sebep göremiyorum.

Ertesi sabah Çağlayan Adliyesi’ne getirildim. Savcılık ifademde davaya konu olan gösterideki şakaları anlattım. Savcılık sorgusundan sonra, hâkimliğe çıkarılmayı beklerken aileme, avukatlarıma ve bana üç kez ‘Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmek istiyor musun?’ diye soruldu. Görüşmek istemediğimi söyledim. Buna rağmen Adliye koridorunda bir komiserin yönlendirmesiyle kendisiyle görüştürüldüm.

"Ters kelepçe yetmezmiş gibi bir de Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm"

Ters kelepçe yetmezmiş gibi bir de Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm. Kılıçdaroğlu, “Niye döndün?” dedi. Ben böyle bir görüşme istemiyordum. Bunun üzerinden ayrıca bir görüntü oluşmasını da istemiyordum. Görüşmek istemediğimi söylememe rağmen neden zorla görüştürüldüğümü hâlâ merak ediyorum. Bu nasıl bir muamele? Neye dayandığını bilmiyorum.

"Erdoğan'ın bu coğrafyanın yüzlerce yıllık geleneği olan hicve açık olması gerekir"

Daha sonra kaçma ve delilleri karartma şüphesi gerekçesiyle tutuklandım. 4 cümlelik iddianamenin hazırlanması 64 gün sürdü. Bir de 57. gün, cuma akşamı mesai bittikten sonra bir haber geldi. Bana, ‘Deniz, toparlan’ dediler. Yine avukatlarım çağrılmamıştı. Beni tutuklayan hâkimin karşısına çıkarıldım. Hakkımda yeni bir suçlamadan dolayı tutuklama istemi olduğunu söylediler. Bu yeni suçlama, daha önce sözünü ettiğim cümlelerden sonra geçen bir bölümdü. İki iş günü içinde üç farklı suçtan tutuklanmış oldum. İnsan böyle bir durumda ister istemez düşünüyor: İlk iki suçlama yönünden tahliye kararı verilmeseydi yeni bir suçlamayla karşılaşacak mıydım? Şu anda bende böyle bir his var. Umarım yanılıyorum.

Bugün 88 gündür tutukluyum ve karşınızdayım. Üzerimde, hakkındaki suçlamalar yönünden tahliye edilmiş ama ardından Yeniden tutuklanmış bir insanın rahatsızlığı var. Bunun sebebi ne? Annemle babamın beni bir camın arkasından görebilmek için Ankara’dan Çorum’a defalarca gelmesine neden olan dört cümlede ne var?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında söylediğim sözlere gelelim. Buradaki ifade bir siyasi eleştiri, bir hiciv. ‘Diktatör’ benzetmesinin Cumhurbaşkanı’na hakaret sayıldığını görüyorum. Oysa bu sözcük siyasi tartışmalarda da kullanılıyor. Siyasi bir nitelemenin bir komedi gösterisinde kullanılması neden hakaret olsun? Komedyenler aynı konuya farklı şakalar yazabilir. Bir sanatçı başka bir sözcük seçer, bir başkası farklı bir benzetme kurar. Bir şaka diğerinden daha komik bulunabilir. Bu, komedinin doğasında var.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aynı zamanda AKP Genel Başkanı. Uzun yıllardır iktidarda bulunan partinin lideri ve Türkiye’nin en yetkili yöneticisi olarak, bu coğrafyanın yüzlerce yıllık geleneği olan hicve açık olması gerekir. Gösterideki ‘diktatör’ benzetmesi, otoriter eğilim gösteren yöneticiler için dünyanın pek çok yerinde kullanılan bir siyasi benzetmedir.

Buradaki iddia tam olarak nedir, bunu anlayamıyorum. Her ifade tek başına bir suç iddiası gibi ele alınıyor. ‘Terapi’ sözcüğünün geçtiği şaka da psikolojik desteğe yönelikti. Terapi, ihtiyaç duyan herkesin yararlanabileceği, hayatın doğal bir parçası olan bir şey. Ben de imkânı olan herkese terapiyi öneren biriyim. Bu sözle herhangi bir kişide psikolojik rahatsızlık bulunduğunu ileri sürmedim. Aynı zamanda psikoloji mezunuyum. Terapiyi olumsuz anlamda kullanmam söz konusu olamaz.

İddianame , manevi değerlerimizin korunmasından söz ediyor. Mizah ve hiciv de yüzyıllara yayılan değerlerimiz arasında. Onların da korunması gerekir. Bir şakadan rahatsız olan kişinin verebileceği tepkiler bellidir: Gösteriye gitmeyebilir, komedyeni izlemeyi bırakabilir, şakayı ve komedyeni eleştirebilir. Ama sahneye çıkan kişiye verilecek tepkiler arasında sansür, yasak ve tutuklama olmamalı.

Sansür, yasak ve tutuklanma korkusu Sanatçı lar açısından olduğu kadar bütün vatandaşlar açısından da endişe verici. Siyasetçiler de diğer kamuya mâl olmuş kişiler gibi eleştirileri göğüslemek zorunda.

Savcı, iddianamenin ilk sayfasında ifade özgürlüğünü koruyan düzenlemelerden ve hakaret suçunun sınırlarına ilişkin hükümlerden uzun uzun alıntı yapmış. Hukukçu değilim ama bunları okuduğumda bir stand-up gösterisindeki ‘diktatör’ sözünün, iddianamede alıntılanan ölçütlere göre nasıl suç oluşturduğunu anlayamadım.

Bunu anlamak için hukukçu olmak da gerekmiyor. Politik mizah ve hicivle hayatımızda ilk kez karşılaşmıyoruz. Davaya konu olan cümlelerdeki eleştirinin oldukça hafif ve yumuşak olduğunu siz de bilirsiniz.

Fatma Betül Sayan örneği: Bence böyle bir şey otoriter eğilimleri olan bir liderin yönettiği ülkede olabilir

Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın çalışma ekibine seçtiği Fatma Betül Sayan Kaya, bugün sıradan vatandaşların parasına ilişkin bir soruşturma nedeniyle ‘görevden affını’ istiyor. Bakın, istifa etmiyor, özeleştiri yapmıyor; görevden affını istiyor. Halkın parasıyla ilgili bir iddia söz konusuyken kullanılan ifade bu. Bence böyle bir şey ancak otoriter eğilimleri olan bir liderin yönettiği ülkede olabilir. Bunun hâlâ geçerli bir siyasi şaka olduğunu düşünüyorum. Buna rağmen, 90 dakikalık gösterimde farklı konularda söylediğim sözler nedeniyle tutuklandım. Gösterinin beş dakikası Recep Tayyip Erdoğan hakkındaydı. O beş dakikadan yalnızca bir cümle iddianameye konuldu.

Ben çocukken televizyonda mizah programları izler, mizah dergileri okurdum. Ferhan Şensoy’un oyunlarını izlerdim. O sanatçılar davaya konu olan cümleleri izleseler belki bir komedyene göre fazla yumuşak bulur, bana ‘korkak’ derlerdi. Kendi dönemlerinde yöneticilere yönelik çok daha sert eleştiriler yapıyorlardı ve bunlar daha olağan karşılanıyordu.

O dönemlerde de baskı, sansür girişimi veya sert tepkiler olmuş olabilir. Ama insanlar bu eleştirileri duyabiliyordu. Levent Kırca televizyonda, çok izlenen kanallardan birinde program yapıyordu. Ben ise kendi YouTube kanalımda paylaştığım bir gösteri nedeniyle yargılanıyorum.

Garip olan şu: O yıllarda ifade özgürlüğünü ve hakaret suçunun sınırlarını düzenleyen yasalar değişmedi. Buna rağmen, geçmişteki örneklere göre yumuşak sayılabilecek bir politik mizah nedeniyle bir komedyen bugün hücrede yatıyor. Yasalar değişmediyse değişen ne? Şaka ve eleştiri kaldıramayan, kırılgan yöneticilerle karşı karşıyayız.

Nasrettin Hoca’dan Cumhuriyet dönemine kadar pek çok hicivcinin eserleri ve anlattıkları bugün hâlâ hatırlanıyor. Ama eleştirdikleri yöneticilerin isimlerini çoğu zaman ancak o eserlerden öğreniyoruz. Ben de geçmişin bazı yöneticilerini mizahçıların eserleri sayesinde tanıdım.

Türkiye’de mizahı bana sevdiren Ferhan Şensoy’un oyunları, Hababam Sınıfı, Aziz Nesin ve mizah dergileriydi. Elime para geçtiğinde cebimden ödeyip aldığım dergilerdi.

Burada otoriter bir liderden söz ediyorum. Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın çalışma ekibine seçtiği Fatma Betül Sayan Kaya, bugün sıradan vatandaşların parasına ilişkin bir soruşturma nedeniyle ‘görevden affını’ istiyor. Bakın, istifa etmiyor, özeleştiri yapmıyor; görevden affını istiyor. Halkın parasıyla ilgili bir iddia söz konusuyken kullanılan ifade bu. Bence böyle bir şey ancak otoriter eğilimleri olan bir liderin yönettiği ülkede olabilir. Bunun hâlâ geçerli bir siyasi şaka olduğunu düşünüyorum.

Buna rağmen, 90 dakikalık gösterimde farklı konularda söylediğim sözler nedeniyle tutuklandım. Gösterinin beş dakikası Recep Tayyip Erdoğan hakkındaydı. O beş dakikadan yalnızca bir cümle iddianameye konuldu.

Bir komedyenin şakasında kullandığı ‘diktatör’ sözcüğü nedeniyle şikâyetçi olunması ve onun özgürlüğünden mahrum bırakılması da eleştirilebilir. Belki şu anda başka sahnelerde de eleştiriliyordur. Ben de çıktığımda yaşadığım bu süreci anlatmaya ve eleştirmeye devam edeceğim.

Şunu söylemek isterim: İddianameye alınan bu sözler gösterinin yalnızca bir parçası. Herhangi bir hakaret veya hakaret kastı yok. Bu nedenle Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlamasından beraatimi talep ediyorum.

Geri kalan cümlelere geçiyorum. Bunlar önce millî değerleri aşağılama kapsamında ele alındı. Daha sonra savcılık sorgusu sırasında ‘halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik’ suçlamasına dönüştürüldü ve tutuklanmama gerekçe gösterildi. Tutukluluğumun 22 günü ilk suçlamayla, geri kalan 66 günü ise bu suçlamayla geçti. Toplam 88 gündür tutukluyum.

"Yalnızca 185 kişi şikâyette bulunmuş"

Bu sözlerin halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğine kanıt olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 185 CİMER şikâyetini gösteriyor. Oysa gösteri YouTube’da milyonlarca kez izlendi; yüz binlerce beğeni ve çok Sayıda yorum aldı. Bir tarafta bu izlenme ve etkileşim sayıları, diğer tarafta 185 CİMER şikâyeti var.

Gösteri 24 Haziran’da yayımlandı. Üç gün boyunca internette ve medyada gündemdeydi; bu sürede yaklaşık 4 milyon kez izlendi. Peki ilk üç günde kaç CİMER şikâyeti geldi? Bir tane. Yaklaşık 4 milyon izlenmeye karşılık yalnızca bir şikâyet.

Bu kadar yoğun paylaşıma rağmen sayının yalnızca 185 olduğunu öğrendiğimde şaşırdım. İnternette öyle bir hava yaratılmıştı ki on binlerce şikâyet olduğunu sanıyordum. Sanki bütün Türkiye gösteriyi izleyip Tepki göstermiş gibi anlatılıyordu. Oysa 185 CİMER şikâyeti vardı.

Bence bunun sebebi, söz konusu cümlelerde aşağılama veya saygısızlık bulunmaması. Yüksek takipçili hesapların bütün çabasına rağmen yalnızca 185 kişi şikâyette bulunmuş. Öte yandan gösteriden alınan görüntüler milyonlarca kez izlenmiş, üzerine yazılar yazılmış.

Bu, 90 dakikalık politik bir stand-up gösterisi. Türkiye’de tartışma yaratan pek çok konu, siyasi figür ve medya figürü bu gösterinin içinde. Bütün bunlara rağmen 185 şikâyet var. Düşünebiliyor musunuz? Dünyanın en sakin çizgi filmlerinden Teletabiler üç günde milyonlarca izlense ve bütün haber sitelerinde konuşulsa, onun hakkında bile 185’ten fazla şikâyet gelebilir.

Savcılığın bu 185 şikâyeti neden tutuklamaya gerekçe olarak gösterdiğini anlamıyorum. Şikâyetleri siz de inceleyebilirsiniz. Sözünü ettiğim hesaplar stand-up gösterilerini değerlendiren, sanat eserlerini eleştiren hesaplar değil. Paylaşımlarında esere yönelik bir eleştiri de görmüyorum; yasaklama ve şikâyet çağrısı görüyorum.

"İdam cezası olan bir ülkede infaz edilmemi istemiş"

CİMER şikâyetlerinden birinde şu yazıyor: ‘İstediğim, bu kişinin sınır dışı edilmesi ya da idam edilmesi. En kısa zamanda gereğinin yapılmasını istiyorum. Bu konuyla ilgilenirseniz teşekkür ederim.’ Gerçekten çarpıtmıyorum, abartmıyorum; böyle yazmış. Bir başkası da idam cezası olan bir ülkede infaz edilmemi istemiş.

Şimdi beni bir kenara bırakın. Bir insanın idamını isteyen bu sözler mi, yoksa benim sahnede söylediğim şakalar mı insanları kin ve düşmanlığa tahrik ediyor? Bu adamın içindeki kin herkese yeter. İdam cezası olmayan bir ülkede, bir komedyenin idam edilmesini isteyen bir vatandaş bunu CİMER’e yazıyor. Şikâyetin altında da ‘Şikâyetiniz işleme alınmıştır’ yazıyor. Bu şikâyet dava dosyasında mevcut. Savcılık ise halkın rahatsız olduğuna ilişkin dayanak olarak CİMER şikâyetlerini gösteriyor. Bunu hukuken de üzücü buluyorum.

Benim sözlerimde insanları kin ve düşmanlığa tahrik eden bir şey olduğunu düşünmüyorum. Dinî değerleri alenen aşağılayarak şehir şehir sahneye çıkmam, hayatımın akışına da yaptığım işe de uygun değil.

Yanlış anlaşılmasın: Bunlar insanların manevi açıdan önem Verdiği , hassas konular. Ben de önem verdiğim bir konuda şaka yapıldığında rahatsızlık duyabilirim. ‘Hiç kimse bu cümlelerden rahatsız olmamalı’ gibi bir iddiam yok. Bir kişi, bir komedyenin bu konulara girmesini istemeyebilir. Gösteride aşağılayıcı bir söz bulunmasa bile şakayı beğenmeyebilir. Gösteriyi izlememek ve eleştirmek en doğal hakkı. Ama sözlerimde aşağılayıcı veya saygısız bir ifade bulunduğu ileri sürülüyorsa bunun gösterilmesi gerekir.

Öncelikle iddianamedeki alıntılar çok eksik ve yönlendirici. Bir insanı yıllarca özgürlüğünden mahrum bırakabilecek bir suçlamada, cümleler ortasından başlatılmış. Bir örnekte cümlenin yalnızca son sözcüğü alınmış.

‘Oruç tutan canlı bomba’ şakasına geçiyorum. Bu cümle de iddianamede yarısından başlatılıyor. Baştan anlatayım: Şakada, sokağa çıktığımda bir vatandaş olarak korktuğum şeyleri sıralıyorum: ‘Çevik kuvvet, oruç tutan otobüs şoförü, canlı bomba…’ İddianamede ‘oruç tutan otobüs şoförü’ kısmı yok. Bu çıkarılınca şakanın bağlamı yanlış temsil edilmiş oluyor. Saydıktan sonra durup, ‘Ama en çok da oruç tutan canlı bombalardan korkuyorum’ diyorum.

Burada basit bir sözcük oyunu var. Önce ‘oruç tutan otobüs şoförü’ ve ‘canlı bomba’ diyorum; sonra bu iki ifadeyi birleştiriyorum. ‘Oruç tutan otobüs şoförü’ derken oruç tutan insanların otobüs şoförü olmaya daha yatkın olduğunu iddia etmediğim gibi, ‘oruç tutan canlı bomba’ derken de iddianamede ileri sürülen anlamı kastetmiyorum. Bu bir şaka; dinî değerleri aşağılama niyeti veya iması yok.

İddianameye konu olan diğer cümleme geçmeden önce şunu belirtmek isterim: Bu gösteriyle şehir şehir gezdim. Çok sayıda insan izledi. Seyircilerin arasında farklı inançlardan ve görüşlerden insanlar vardı. Birinin gösteride gerçekten aşağılandığını hissetmesi beni üzerdi. Fakat bu kampanyada anlatılan tepkiyle gösterilerde karşılaştığım tepki aynı değildi.

Bu süreçte polislerle, infaz koruma memurlarıyla, hastanede karşılaştığım insanlarla da konuştum. Bütün seyircilerin, gösteriyi izleyen milyonlarca kişinin aynı şeyi görüp de yalnızca şikâyet kampanyasını yürütenlerin başka bir şey gördüğünü söylemek bana doğru gelmiyor.

"İnsanlara ait bir özellik olan ‘yazarlık’ atfetmenin dinî açıdan yanlış bir kullanım olarak görülebileceğini anlıyorum"

Şimdi en çok tepki gösterilen ‘dördüncü kitap’ şakasına geçiyorum. İddianamede, bu şakanın kutsal kitabı ve ona inanan insanları hedef aldığı ileri sürülüyor. Bunun nasıl çıkarıldığını gerçekten anlamıyorum. İnançlı arkadaşlarıma da sordum. Hatta daha seküler arkadaşlarımdan, şakanın başka bir yönü nedeniyle eleştiri aldım.

İnançlı insanların değerlerini aşağılama niyetim yok. Şakanın bütün hâliyle değerlendirilmesini istiyorum. Cezaevinde bir görevliyle de konuştum. Bana ‘Çok iyi bir komedyensin, o şakayı neden yaptın?’ diye sordu. Ben de şakada kullandığım ‘yazar’ sözcüğünü anlattım. Bir kutsal kitaba, insanlara ait bir özellik olan ‘yazarlık’ atfetmenin dinî açıdan yanlış bir kullanım olarak görülebileceğini anlıyorum. Ama ‘yazar’ sözcüğünü olumsuz, alaycı veya aşağılayıcı bir anlamda kullanmadım. Böyle bir kastım yoktu.

Sözlerim hatalı, alışılmadık veya kulak tırmalayıcı bulunabilir. Bunlar tartışılabilir. Ancak bunun saygısızlık ve aşağılama düzeyine ulaştığını düşünmüyorum. İddianameye konu edilen paragrafın tamamına bakıldığında buradaki tartışma, kutsal kitabın kendisinden çok hakkındaki sözlerle ilgili. Bir çevirinin yanlış veya hatalı olduğunu söylemek, kitaba inanan insanları aşağılamak anlamına gelmez.

Bu konuların Türkiye’de tartışma yaratabildiğini biliyorum. İfade özgürlüğü açısından ‘Cumhurbaşkanı eleştirilebilir mi, hangi söz hakarettir, dinî konularda mizah yapılabilir mi, saygısızlığın sınırı nedir?’ soruları elbette tartışılabilir.

"Seyirciler ‘haşemalılar’ diyeceğimi sanıyor, ben de ‘dalgıçlar’ diyerek o beklentiyle oynuyorum"

İddianamede, savcılık sorgumda ‘dalgıçlar’ derken haşemalıları kastettiğimi söylediğim ileri sürülüyor. Bu doğru değil. İfademi buraya da yazdım; tekrar okuyacağım. Savcı bana şakayı sorduğunda, seyircinin ilk anda haşemalı kadınları düşünebileceğini anlattım. Sonra konuyu dalgıçlara getirerek seyirciyi ters köşeye düşürdüğümü söyledim. Bu, ‘Dalgıç derken haşemalıları kastettim’ demek değil.

Seyirciler benim ‘haşemalılar’ diyeceğimi sanıyor. Ben ise ‘dalgıçlar’ diyorum ve o beklentiyle oynuyorum. Şakanın devamında da seyircinin aklından ne geçtiğini konuşuyorum. İddianamede bunun nasıl ‘Dalgıçlarla haşemalıları kastetti’ şeklinde yazılabildiğini anlamıyorum. Bu yanlışın düzeltilmesi gerekiyor. Savunmamı desteklemek için kullanılan ifadenin tam tersine çevrilmiş olması beni çok üzdü.

Bir de şunu düşünün: Ben Türkiye’yi şehir şehir dolaşıp haşemalı kadınları aşağılayan şakalar yapsam insanlar beni alkışlar mı? Bu ne yaptığım işe ne de hayatım boyunca ortaya koyduğum bakış açısına uygun. Böyle bir şey yok.

Bu şakanın halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği de ileri sürülüyor. Benim sözlerim kimi kime karşı kışkırtmış? Kime karşı bir düşmanlık yaratmış?

Buraya kadar savunduğum dört cümle, ilk tutuklanmama gerekçe gösterilen cümleler. Bunlar hakkında yaklaşık 30 gün önce tahliye kararı verildi. Buna rağmen ben 30 gündür hücredeyim. Çünkü aynı dosyada, başka bir suçlamayla yeniden tutuklandım. Şimdi o suçlamayı da kısaca savunacağım.

Yeni suçlama ‘suçu ve suçluyu övme’. Burada aslında basit bir kinaye var. Bir komedi gösterisindeki kinayeyi ve bir sözün hangi anlamda kullanıldığını değerlendirmek gerekiyor. Şakanın nasıl kurulduğunu ayrıntılarıyla ele alan bir iddianamede, bu anlatımın komedi olduğunu görmezden gelerek tutuklama istenmesini kabul edemiyorum.

"Yurt dışındayken kendi isteğimle Türkiye’ye döndüm, delilleri karartma ihtimalim de yok"

Son olarak, kaçma şüphem yok. Yurt dışındayken kendi isteğimle Türkiye’ye döndüm. Delilleri karartma ihtimalim de yok. Gösteri ve sözlerim zaten internette, herkesin erişimine açık.

Yaklaşık üç aydır tutukluyum. Hayatımdan üç ay geçti; o zamanı geri alamam. Buna rağmen bu üç ay, kendimi en özgür ve en az kalabalık hissettiğim dönemlerden biri oldu. İzleyicilerimden yüzlerce mesaj aldım. Bunlar da halktan gelen tepkiler. Şikâyette bulunanlardan daha fazla insan bana ulaşmak için emek verdi. Bu sayede geceleri huzurla uyudum.

Söylediğim cümlelerde suç unsuru olduğunu düşünmüyorum. Tahliyemi ve beraatımı talep ediyorum."

Savcı cezayla birlikte tahliye istedi

Duruşma savcısı ise esas hakkında mütalaasında; komedyen Deniz Göktaş’ın “Cumhurbaşkanına alenen hakaret”, basın ve yayın yoluyla “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” ile “suçu ve suçluyu övme” iddialarından cezalandırılmasını ve tahliye edilmesini talep etti.


Ne oldu?

Deniz Göktaş’ın 1 Haziran’da Harbiye’de sahnelediği ve 24 Haziran’da YouTube’da yayımladığı “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisinin ardından hakkında soruşturma başlatıldı. Gözaltı kararı verildiği sırada yurt dışında bulunan Göktaş, 2 Temmuz’da Türkiye’ye dönüşünde İstanbul Havalimanı’nda Gözaltına alındı. Bir gün sonra “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ile “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamaları kapsamında tutuklandı.

Tutukluluğuna yapılan itiraz üzerine Göktaş hakkında daha sonra tahliye kararı verildi. Ancak tahliye edilmeden, gösterisindeki Daltonlar’a ilişkin bölümler gerekçe gösterilerek bu kez “suçu ve suçluyu övme” suçlamasıyla yeniden hâkimliğe sevk edildi ve tekrar tutuklandı.

Göktaş hakkında hazırlanan iddianamede ise “Cumhurbaşkanı’na hakaret”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ve “suçu ve suçluyu övme” suçlamalarıyla 2 yıl 2 aydan 9 yıl 8 aya kadar hapis cezası istendi. İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nin kabul ettiği iddianamede ilk duruşma tarihi 28 Eylül olarak belirlendi.

İddianamede Göktaş'a hangi şakaları üzerinden suçlama yöneltildi?

Tutuklu komedyen Deniz Göktaş hakkında hazırlanan iddianamede savcılık, Göktaş’ın “dalgıç”, “oruç tutan canlı bomba” ve “Kuran’ı Kerim” şakalarının “ İslam dini aşağılamaya yönelik” olduğunu öne sürdü. İddianamede, “oruç tutan canlı bomba” sözleri için, oruç tutan kişilerin canlı bomba olmaya müsait olduğunun ve bir canlı bombanın oruç tutması hâlinde nerede patlayacağının belli olmadığının söylendiği değerlendirmesi yapıldı.

Savcılığın aktardığına göre Göktaş, 500’den fazla kişi tarafından CİMER’e şikâyet edildi, şikâyetçiler arasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Manevi İlkeli ve Liyakatlı Diyanet ve Vakıf Çalışanları Sendikası da var. 

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ