Birkaç gün arayla, siyasi yelpazenin bambaşka uçlarında duran üç figürün dilinden aynı şiir döküldü: "Onlar sanıyorlar ki biz sussak mesele kalmayacak..."
Ekrem İmamoğlu bu dizeleri, bir mahkeme salonunda tahliye talebinde bulunurken okumuştu.
Bu hafta Cumhurbaşkanı erdoğan , Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünde, küresel adaletsizliklere seslenirken aynı dizeleri dillendirdi. Ve eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer de bu hafta cezaevinden gönderdiği mesajının sonuna aynı şiiri yazdı.
Sezai Karakoç'un bu eseri, "Çağ ve İlham" kitabında yer alan "Hakikat ve Serap" başlıklı metinde yer alıyor. Ve "Onlar sanıyorlar ki" adıyla şiir olarak okunuyor.
"Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.
Hâlbuki biz sussak, tarih susmayacak.
Tarih sussa, hakikat susmayacak.
Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
Hâlbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar.
Vicdan azabından kurtulsalar, tarihin azabından kurtulamayacaklar.
Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı'nın gazabından kurtulamayacaklar."
Peki, nasıl oluyor da bu denli zıt politik mevziye sahip aktörler, tamamen farklı hedeflere yönelirken tek bir şairin kelimelerinde buluşabiliyor?
Kelimelerin iktidarı ve şiirin sığınağı
Politika , doğası gereği pragmatik, gündelik ve çoğu zaman bölücüdür. Şiir ise zamansız, kuşatıcı ve hakikatin özüne temas eder.
Politikacı, kendi söyleminin yetersiz kaldığı, adalet , mağduriyet ya da direniş gibi evrensel kavramları meşrulaştırmak istediği anlarda şairin kapısını çalar. Metin, politika sahnesinde bir zırh ya da bir kılıç haline dönüşür.
Sezai Karakoç, Türk edebiyatında mistik, metafizik ve etik duruşun simge isimlerinden biri olarak biliniyor. Kalemi; sığ bir ideolojik tarafgirliğin ötesinde, insanın vicdanıyla, tarihle ve yaratıcıyla olan bağı sorguluyor. İktidardakiler de muhalefettekiler de Karakoç’a başvurduğunda aslında onun şahsi politik bakışını değil, dizelerindeki o sarsılmaz "kutsal adalet" duygusunu ödünç alıyorlar.
Dizelerin çok sesli aynası
Sezai Karakoç ’un "Mona Rosa" veya "Sürgün ülkeden başkentler başkentine" gibi eserlerinde de görülen o derin yalnızlık, direniş ve adalet arayışı, bireyin kendi hakikatini yükleyebileceği geniş bir alan açıyor. "Sakın kader devesini küçük görme" derken kurduğu metafizik dil, siyasetin dar koridorlarını kat be kat aşıyor.
Bence siyasetçinin, Karakoç'un dizelerinde aradığı şey bir mutabakat değil, bir ayna. O aynaya bakan her aktör, kendi haklılığını ve mağduriyetini görüyor.
Erdoğan, küresel nizamın haksızlığına karşı uluslararası kamuoyuna seslenirken o dizeleri bir "dünya vicdanı" çağrısına dönüştürdü.
İmamoğlu veya Soyer ise yerel adalet mekanizmalarının kıskacında, hukuki ve vicdani hesaplaşmayı tarihin ve Tanrı’nın adaletine havale etmek için aynı dizelere sığındı.
Kısaca şiir, sahibinden bağımsızlaşarak her anlatının hamisi olabilecek bir güce kavuştu.
Kürsülerde çınlayan şair sesleri
Tarih kitaplarını şöyle bir karıştırınca aslında siyasetin şiirle kurduğu bu kurumsal ilişkinin sadece türkiye 'ye özgü olmadığını görürüz. Politikanın büyük yol ayrımlarında şairler hep, siyasetçilere ses olmuş, nefes olmuş.
Mesela Abraham Lincoln, Amerikan İç Savaşı ’nın yıkımı ortasında toplumu birleştirmek için sıklıkla Shakespeare’in trajedilerine ve İncil metinlerine başvurmuş.
Yakın zamanda Barack Obama, göreve başlama törenlerinde ve zorlu kriz anlarında hep, Robert Frost veya Walt Whitman’ın Amerikan ruhunu ve özgürlüğü işleyen dizelerini söylemine dahil etti.
Winston Churchill, İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerinde İngiliz halkının direniş azmini diri tutmak için Lord Tennyson’ın veya Rudyard Kipling’in mağrur dizelerinden güç almış.
Yani şiir, iktidarın veya muhalefetin söylemine sızdığı an, gündelik politik tartışmayı aşarak tarihsel bir meşruiyet arayışına dönüşüyor.
Herkesin sığındığı ortak vicdan
Siyasi görüşler, partiler, ideolojiler ve dönemsel çatışmalar gelir geçer. Ancak insanın adalete, anlaşılmaya ve hakikate olan ihtiyacı baki kalır.
Farklı hedeflere yürüyen politikacıların aynı şiirde birleşmesi, Sezai Karakoç'un şairlik dehasının ve dizelerin zamansız gücünün en somut kanıtı bence.
Söz biter, Siyaset tıkanır; fakat şairin vicdana kazıdığı o dizeler, kimin hangi taraftan söylediğine bakılmaksızın yankılanmaya devam eder.