33 yıldır sönmeyen ateş

33 yıl sonra bugün, Madımak hâlâ içten içe yanan, kabuk bağlamayan bir adalet yarasıdır. Ancak o ateşi yakanların ve o zihniyeti yaşatanların ıskaladığı bir şey var: Işık, yakılarak yok edilemez; aksine karanlığın tam ortasında daha da parıldar

33 yıldır sönmeyen ateş

Bundan tam 33 yıl önce, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta takvimler sustu, tarih kendi bağrında derin ve kapkara bir uçurum açtı. Bir anma töreni, bir kucaklaşma için orada olan 33 aydınımız, yazarımız, şairimiz ve gencecik canlarımız, şehrin orta yerinde sekiz saat boyunca etrafı sarılmış bir kapanda bırakıldı. Dışarıda barbarlığın provasını yapan nefret korosu; atılan tekbirler, salya sümük sloganlar ve "Yakın" çığlıklarıyla Madımak Oteli’ni bir odun yığını gibi ateşe verdi. İçeride ise duman etten duvarları aşıyor, nefesler tükeniyordu. En acısı da devletin o gün orada bir "gölge" gibi sessiz kalması, cehaletin o canavarca iştahını seyretmesiydi.

O Gün Sivas’ta neler oldu?

O gün Sivas sokaklarında yürüyenler sadece taş ve benzin taşımıyordu; cehaletin örgütlü, karanlık sularını taşıyorlardı. Önce otelin önündeki araçlar ateşe verildi, ardından alevler birer yılansı dille binayı sardı. Metin Altıok’un merdiven boşluğundaki o vakur ama kederli bekleyişi, Hasret Gültekin’in gencecik yaşında sazını göğsüne siper edişi, canlı yayında tüm dünyaya izletilen bir barbarlık senfonisiydi. Madımak’ta yakılanlar sadece et ve kemik değildi; bu toprakların ortak aklı, şiiri, müziği ve bir arada yaşama iradesiydi. O gün Sivas’ta insanlık, kendi yarattığı en ilkel karanlığın içinde boğuldu.

Bundan tam 33 yıl önce, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta takvimler sustu, tarih kendi bağrında derin ve kapkara bir uçurum açtı. Bir anma töreni, bir kucaklaşma için orada olan 33 aydınımız, yazarımız, şairimiz ve gencecik canlarımız, şehrin orta yerinde sekiz saat boyunca etrafı sarılmış bir kapanda bırakıldı. Dışarıda barbarlığın provasını yapan nefret korosu; atılan tekbirler, salya sümük sloganlar ve "Yakın" çığlıklarıyla Madımak Oteli’ni bir odun yığını gibi ateşe verdi. İçeride ise duman etten duvarları aşıyor, nefesler tükeniyordu. En acısı da devletin o gün orada bir "gölge" gibi sessiz kalması, cehaletin o canavarca iştahını seyretmesiydi.

O Gün Sivas’ta neler oldu?

O gün Sivas sokaklarında yürüyenler sadece taş ve benzin taşımıyordu; cehaletin örgütlü, karanlık sularını taşıyorlardı. Önce otelin önündeki araçlar ateşe verildi, ardından alevler birer yılansı dille binayı sardı. Metin Altıok’un merdiven boşluğundaki o vakur ama kederli bekleyişi, Hasret Gültekin’in gencecik yaşında sazını göğsüne siper edişi, canlı yayında tüm dünyaya izletilen bir barbarlık senfonisiydi. Madımak’ta yakılanlar sadece et ve kemik değildi; bu toprakların ortak aklı, şiiri, müziği ve bir arada yaşama iradesiydi. O gün Sivas’ta insanlık, kendi yarattığı en ilkel karanlığın içinde boğuldu.

Bundan tam 33 yıl önce, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta takvimler sustu, tarih kendi bağrında derin ve kapkara bir uçurum açtı. Bir anma töreni, bir kucaklaşma için orada olan 33 aydınımız, yazarımız, şairimiz ve gencecik canlarımız, şehrin orta yerinde sekiz saat boyunca etrafı sarılmış bir kapanda bırakıldı. Dışarıda barbarlığın provasını yapan nefret korosu; atılan tekbirler, salya sümük sloganlar ve "Yakın" çığlıklarıyla Madımak Oteli’ni bir odun yığını gibi ateşe verdi. İçeride ise duman etten duvarları aşıyor, nefesler tükeniyordu. En acısı da devletin o gün orada bir "gölge" gibi sessiz kalması, cehaletin o canavarca iştahını seyretmesiydi.

O Gün Sivas’ta neler oldu?

O gün Sivas sokaklarında yürüyenler sadece taş ve benzin taşımıyordu; cehaletin örgütlü, karanlık sularını taşıyorlardı. Önce otelin önündeki araçlar ateşe verildi, ardından alevler birer yılansı dille binayı sardı. Metin Altıok’un merdiven boşluğundaki o vakur ama kederli bekleyişi, Hasret Gültekin’in gencecik yaşında sazını göğsüne siper edişi, canlı yayında tüm dünyaya izletilen bir barbarlık senfonisiydi. Madımak’ta yakılanlar sadece et ve kemik değildi; bu toprakların ortak aklı, şiiri, müziği ve bir arada yaşama iradesiydi. O gün Sivas’ta insanlık, kendi yarattığı en ilkel karanlığın içinde boğuldu.


Play Video

Dumanı bugüne ulaşan zihniyet

Sivas’ta o güruhu besleyen, katliamın ardından "Gazanız mübarek olsun" diyebilen ya da davaları zamanaşımı çukuruna gömerken "Hayırlı olsun" diye el ovuşturan o gerici akıl, ne yazık ki tarihin tozlu raflarına kalkmadı. Sadece biçim değiştirdi, takım elbise giydi, sokağın lügatinden bürokrasinin, eğitimin ve hukukun koridorlarına sızdı. Bugün asıl hesaplaşmamız gereken, katili aklayan, o günün karanlığını "mağduriyet" ambalajıyla bugüne taşıyan ve toplumu tek tipleştirmeye çalışan bu egemen zihniyettir. Düşünceye, sanata ve farklı renklere düşman olan bu yapı; bugün de adaletin terazisini bozarak, toplumsal kutuplaşmanın alevine odun taşımaya devam ediyor.

Ateşe rağmen "İnsan" kalabilmek

Tüm bu vahşetin tam karşısında ise, yüzyıllardır hırsa, kine ve kibire kapısını kapatmış olan kadim Alevi felsefesi duruyordu. Kâbe’yi de ibadeti de insanın kalbinde gören, sevgiyi evrenin varoluş gerekçesi sayan bu ekolün asırlar öncesinden bugüne bıraktığı miras, Şah Hatayi’nin şu nefesinde saklıdır:

"Noksan arar isen kendinde ara,
Girme aralığa, kalma kederde.
Hakk’ı istersen insanda ara,
Kâbe sarayından kutsaldır insan."

Kendisini yakmaya gelen güruha bile bu asil ve engin pencereden, insanlığın düştüğü o zifiri cehaletin acısıyla bakan bir felsefeyi hiçbir ateş tüketemezdi. Onlar ateşe karşı yürürken bile, insanı incitmenin kâinatı incitmek olduğu inancından milim sapmadılar. Nesimi’den Pir Sultan’a devrolan bu duruş, Madımak’ın o tıkandığı anlarda bile teslim olmadı. Çünkü et yanar, kemik kül olurdu ama insanı kutsayan bir öğreti asla yok edilemezdi.

UnutMADIMAKlımda

33 yıl sonra bugün, Madımak hâlâ içten içe yanan, kabuk bağlamayan bir adalet yarasıdır. Ancak o ateşi yakanların ve o zihniyeti yaşatanların ıskaladığı bir şey var: Işık, yakılarak yok edilemez; aksine karanlığın tam ortasında daha da parıldar. Sivas’ta göğe yükselen o 33 duman, bugün Anadolu’nun her köşesinde adaleti, laikliği ve özgürlüğü savunanların göğsünde birer kor gibi duruyor. Katliamı yapan ve besleyen zihniyet tarihin dehlizlerinde birer kara leke olarak kalırken, o canlar turnaların kanadında sonsuz bir semaha durmuş durumdalar. Bu yangını sönmeye terk etmeyeceğiz, çünkü her 2 Temmuz’da içimizden yükselen o amansız çığlık hiç susmuyor: UnutMADIMAKlımda…