Bir Brüksel tanığından: Külliye masasında NATO’nun yeni sınavı

Günün sonunda, tarihin en pragmatik zirvesinden geriye kalan tek şey, yine o bildik ve sarsıcı gerçek olacak: Güvenlik, asla satın alınamayan ya da müttefik masalarında hibe edilmeyen, sadece kendi bileğinin gücüyle inşa edilen tehlikeli bir yanılsamadır

Bir Brüksel tanığından: Külliye masasında NATO’nun yeni sınavı

Brüksel’in o meşhur, kasvetli ve gri koridorlarında, NATO karargahının labirent gibi geçitlerinde uzun yıllar diplomasi trafiği izlemiş bir gazeteci olarak, şimdilerde Ankara'nın temmuz sıcağında çok tanıdık ama bir o kadar da taze bir heyecanı gözlemliyorum. Muhalif gazetecilere geçit yok dedi Külliye’nin iletişimcileri… “Hiçbir parazit ses istemiyorum” demiş belli ki Külliye’nin patronu… NATO’nun umurunda mı? Demokrasi, insan hakları ve basın özgürlüğü… “Ev sahibi ne derse o!” açıklaması geldi zaten. Yani zirve daha başlamadan, özgürlükler rafa kalkıverdi. Zirvelerin coğrafyası Ankara olunca şaşırmıyoruz artık.

Hatırlarsınız, Türkiye en son 2004 yılında İstanbul’da bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmıştı. O zirveyi ben de Brüksel’den gelerek görev yaptığım Hürriyet Gazetesi ve CNNTürk adına takip eden gazetecilerden biriydim. Türkiye’nin AB macerasının en heyecanlı dönemleriydi ve demokrasi ve özgürlükler konusunda adımlar atar durumdaydı. O günden bugüne köprülerin altından çok sular aktı, ittifakın haritası değişti, tehdit algıları altüst oldu.

Türkiye de yönünü batıya değil, doğuya döndü. Şimdi, 7-8 Temmuz’da gözler yeniden Türkiye’de; bu kez başkentte, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde.

Ankara, bu tarihi zirveye sadece diplomatik bir ev sahibi olarak değil, gövde gösterisi yapmaya hazırlanan küresel bir aktör olarak giriyor. Nitekim zirve vesilesiyle kapılarını ilk kez müttefiklere açacak olan, "Çelik Kubbe" entegrasyonuyla donatılmış yeni "Ay Yıldız" Müşterek Karargahı, Türkiye’nin ittifaka "Ben artık sadece sınır bekçisi değilim, buranın ana sütunlarından biriyim" deme şekli…

İçeride zemin kaybı, dışarıda can simidi

Ancak resmin Brüksel pencerelerinden bakınca görünen bir de arka planı var ki, o da madalyonun iç politika yüzü. Uzun yıllardır uluslararası zirveleri içerideki gücünü birleştirmek için bir kaldıraç olarak kullanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu kez Ankara Zirvesi’ne çok daha kritik bir bagajla oturuyor. Ekonomik krizin derinleştiği, iç politikada ciddi bir zemin ve güven kaybının yaşandığı bir dönemde, bu devasa organizasyon Erdoğan için adeta bir can simidi niteliğinde…

Külliye koridorları, yerel seçimin ve anketlerin yarattığı o irtifa kaybını, dünya liderlerini Ankara’da ağırlayarak ikame etme niyetinde. ErdoğanMacron’la, Merz’le ve en önemlisi Trump’la vereceği o güçlü "aile fotoğrafları" üzerinden içeriye şu mesajı üflemek istiyor: "İçeride ne yaşanırsa yaşansın, küresel masanın kurucusu ve alternatifsiz lideri hâlâ benim." Yani bu zirve, Ankara için askeri bir zorunluluk olduğu kadar, iktidar için de dış politikadan can suyu devşirme operasyonudur.

Küresel akıl tutulması ve NATO’nun yeni sınavı

Peki, Brüksel’de "büyük strateji" dediğimiz o devasa çarklar Ankara’da ne için dönecek? Karşımızda, Soğuk Savaş’tan bu yana en parçalanmış, en öngörülemez küresel güvenlik mimarisi var. Mark Rutte’nin Genel Sekreter olarak yöneteceği bu ilk büyük zirvenin ana gündemi, Ukrayna Savaşı’nın seyrinden ibaret değil. Volodymyr Zelenskyy’nin de bizzat katılacağı Ankara Zirvesi, NATO’nun küresel varoluş sancısını masaya yatırıyor: Kuzey Atlantik ittifakı, Pasifik’ten Ortadoğu'ya uzanan yeni bir "küresel polis" rolüne mi soyunuyor, yoksa kendi iç çatlaklarını yamamakla mı yetinecek? Madrid ve Lahey’de atılan adımların ardından, Ankara’da artık teoriden pratiğe, yani kolektif savunmanın finansmanına (%5'lik yeni harcama hedefleri) ve caydırıcılığın somut adımlarına geçilmek zorunda.

Avrupa ve Türkiye'nin savunma talepleri

Bizim için zirvenin en çetin geçecek cephesi şüphesiz Avrupa kanadı. Ankara’ya yıllardır Brüksel pencerelerinden bakanlar çok iyi bilir; Avrupa, Türkiye'nin askeri gücüne ve jeopolitik ağırlığına her zaman muhtaç olmuştur ama iş teknoloji paylaşımına ve stratejik ortaklığa geldiğinde ayak diretir. Bunu Brüksel’deki yıllarımda hep gözlemledim.

Türkiye bu zirvede Avrupa’dan net ve dolambaçsız taleplerle masada. Sırf Eurofighter Typhoon jetlerinin tedarikindeki tıkanıklıkların aşılması veya hava savunma sistemlerinde Avrupa menşeili ambargoların tamamen kaldırılması değil; Ankara, savunma sanayiinde tam bir entegrasyon ve "üçüncü ülke" muamelesinin bitmesini istiyor.

Peki Avrupa'nın tavrı ne? Friedrich Merz’li Almanya ve iç politikada denge arayan Emmanuel Macron’lu Fransa, Türkiye’nin Ukrayna-Rusya dengesindeki "kolaylaştırıcı" rolünü takdir etse de, savunma teknolojilerinin transferinde hâlâ temkinli. Ancak Avrupa’nın kendi savunma sanayii üretim krizini aşması için Türkiye’nin üretim kapasitesine ihtiyacı var. Ankara bu kozu çok iyi biliyor ve Brüksel koridorlarında yıllarca izlediğimiz o meşhur "pazarlık sanatı" bu kez Külliye salonlarında zirve yapacak.

Trump’ın heybesindeki vaatler

Zirvenin en merak edilen, tabiri caizse "X faktörü" ise Washington’dan, yani Donald Trump’tan başkası değil. Trump’ın NATO’ya bakışını hepimiz biliyoruz: "Parasını ödemeyeni korumam" pragmatizmi. Fakat iş Türkiye’ye geldiğinde Trump’ın ajandası her zaman daha ikili, liderler düzeyinde ve al-ver dengesine dayalı oluyor.

Trump’ın Ankara heybesinde Türkiye’ye yönelik iki önemli başlık öne çıkıyor. Birincisi, F-35 krizinde ve CAATSA yaptırımlarında artık düğümü çözecek, belki de Türkiye’nin geliştirdiği yerli sistemleri ittifak yapısına entegre edecek pragmatik bir formül. İkincisi ise Ortadoğu ve Suriye sahasında Türkiye’nin güvenlik endişelerini gözeten, YPG/PKK eksenli Amerikan politikasında "yeni bir angajman" vaadi. Trump, Avrupalı müttefiklerini sıkıştırmak için Türkiye gibi savunma harcamaları yüksek ve askeri gücü reel olan bir müttefiki yanına çekmek isteyecektir. Yani Trump için Ankara Zirvesi, Avrupa’ya ders verirken Türkiye ile iş bitirici bir ortaklık tazeleme sahnesi olabilir.

Güvenlik yanılsaması

Yıllarını bu zirvelerin sonuç bildirilerindeki kelime oyunlarını çözmeye adamış bir gazeteci gözüyle baktığımda, 8 Temmuz akşamı yayımlanacak "Ankara Bildirisi" sadece bir diplomatik metin olmayacak. Bu zirve, NATO’nun "Güneydoğu kanadı"olarak görülen bir coğrafyanın, artık ittifakın ağırlık merkezi haline geldiğinin tescilidir.

Ancak o şatafatlı salonlardan, liderlerin birbirlerinin sırtını sıvazladığı samimi fotoğraflardan geriye ne kalacak? Asıl sormamız gereken soru bu. Bizler içeride, iktidarın oy kayıplarını örtmek için sarıldığı bu diplomatik can simidini izlerken; dışarıda, dünyanın en büyük askeri paktı Ankara’da kendi sınırlarını yeniden çiziyor olacak.

Tekerlek döndü, ittifakın kalbi bu kez Anadolu’da atıyor, doğru. Fakat unutmamak gerekir ki; Brüksel’in soğuk koridorlarında üretilen "güvenlik" kavramı, hiçbir zaman halkların huzuru için değil, küresel elitlerin statükosunu korumak için tasarlandı.  Ankara’nın gökyüzüne çekilen "Çelik Kubbe"ler bizi müttefiklerin füzelerinden koruyabilir; ancak müttefik dediğimiz o yapının, her an kendi çıkarları için bizi yalnız bırakabileceği gerçeğinden, yani o soğuk yalnızlıktan asla koruyamaz.

Günün sonunda, tarihin en pragmatik zirvesinden geriye kalan tek şey, yine o bildik ve sarsıcı gerçek olacak: Güvenlik, asla satın alınamayan ya da müttefik masalarında hibe edilmeyen, sadece kendi bileğinin gücüyle inşa edilen tehlikeli bir yanılsamadır.