Brexit’in son kurbanı…

Starmer arkasında ekonomik sorunlarla boğuşan bir ülke, yükselen popülizm ve parçalanan bir siyasi düzen bırakıyor. Keir Starmer’ın istifası bir liderin yenilgisi olarak okunabilir. Ama bence daha büyük bir gerçeği anlatıyor. Asıl soru artık “Bir sonraki başbakan kim olacak?” değil. Asıl soru şu: “Brexit sonrası İngiltere, kendisini yeniden tanımlayabilecek mi?”

Brexit’in son kurbanı…

Bir zamanlar İngiliz siyasetinin en büyük gücü istikrardı. Hükümetler değişirdi ama devletin yönü değişmezdi. Bugün ise dünyanın en köklü parlamenter demokrasilerinden biri, son on yılda yedinci başbakanını arıyor. Ülkede Brexit tartışmaları yaşanırken, Londra sokaklarını süsleyen afiş ve pankartları hatırlıyorum. Bugün o pankartlarda yazılanların tam tersi yaşanıyor.

Keir Starmer’ın istifası bu yüzden yalnızca bir lider değişikliği değil. Bu, Brexit’ten beri derinleşen bir krizin son halkası.

Halbuki İşçi Partisi, 2024 seçimlerinde tarihi bir zafer kazanmıştı. Muhafazakârların on dört yıllık yıpranmış iktidarı sona ermiş, Starmer “istikrarı geri getirecek adam” olarak Downing Street’e girmişti. Aradan henüz iki yıl geçmeden aynı Starmer, kendi partisinin desteğini kaybederek koltuğunu bırakmak zorunda kaldı.

Çünkü sorun liderlerde değil, ülkenin bizzat kendisinde…

Anlatayım…

İstifaya giden yol
Starmer’ın düşüşü aslında bir anda yaşanmadı. Son aylarda İşçi Partisi içerisinde büyüyen hoşnutsuzluk giderek açık bir isyana dönüştü. Mayıs ayında İngiltere, İskoçya ve Galler’de yapılan yerel seçimlerde İşçi Partisi ağır kayıplar yaşadı. Özellikle Nigel Farage’ın liderliğindeki Reform UK’nin yükselişi, parti içinde alarm zillerini çaldırdı. Reform UK, göç, hayat pahalılığı ve devlet hizmetlerindeki gerileme üzerinden geniş bir seçmen kitlesine ulaşmayı başardı. Brexit referandumunu kazandıran öfke ve dışlanmışlık duygusu bugün yeni bir siyasi güç olarak geri döndü. İngiliz seçmeni artık yalnızca hükümetlerden değil, sistemden de memnun olmadığını açıkça dile getirir oldu.

Çok sayıda Milletvekili Starmer’ın çekilmesini istedi; bazı sayımlara göre görevden ayrılmasını talep eden İşçi Partili milletvekillerinin sayısı 90’ı geçti. Anketlerde parti üyelerinin önemli bölümü de artık Starmer’ın İşçi Partisi’ni yeniden ayağa kaldıramayacağını düşünüyordu.

Aslında Starmer’ın temel sorunu seçim kaybetmek değildi. Seçmenlerin gözünde neyi temsil ettiği giderek belirsizleşmişti. Muhafazakârların çöküşünden faydalanarak iktidara gelmişti ancak iktidarda kendine ait güçlü bir hikâye kuramadı. Göç politikalarında sağa yaklaştığında soldan tepki aldı, sosyal harcamalarda kısıntıya yöneldiğinde geleneksel İşçi Partisi tabanını kızdırdı, merkez seçmene seslenmeye çalışırken de kimliğini bulanıklaştırdı. Sonuçta hem sağın hem solun eleştirdiği bir lider haline geldi.

Özgür Özel'in de tepkisine uğramıştı
Starmer'ın sorunu sadece ekonomi ya da seçim sonuçları değildi. Siyaseti giderek daha teknokratik, daha ihtiyatlı ve daha risksiz bir hatta taşıdı. Bu tutum yalnızca İngiltere içinde değil, uluslararası sosyal demokrat hareket içerisinde de dikkat çekti. Avrupa'nın birçok sosyal demokrat ve sosyalist partisi, Türkiye'de CHP'ye ve Özgür Özel'e yönelik baskılara karşı açık destek açıklamaları yaparken, İşçi Partisi yönetiminin sessiz kalması eleştiri konusu oldu. Starmer liderliğindeki parti, ilkeler üzerinden pozisyon alan geleneksel Avrupa sosyal demokrasisinden çok, diplomatik dengeleri önceleyen bir çizgi izledi. Bu tercih kısa vadede riskleri azaltmış olabilir; ancak uzun vadede İşçi Partisi'nin kendi tabanında heyecan üretmesini de zorlaştırdı.

Starmer'ın siyaseti bir ideoloji değil, bir yönetim tekniği haline geldi. Risk almayan, keskin tavırlardan kaçınan, mümkün olduğunca az tartışma üreten bir liderlik modeline dönüştü.

Asıl hikâye: On yıllık istikrarsızlık
Starmer’ın istifasını anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor. 2016’daki Brexit referandumu, yalnızca AB üyeliğini bitirmedi. İngiliz siyasetinin üzerine kurulduğu uzlaşma kültürünü de sarstı.

Referandumdan sonra David Cameron gitti.

Onun yerine gelen Theresa May gitti.

May’in yerine Boris Johnson geldi, o da gitti.

Ardından Liz Truss tarihin en kısa süreli başbakanlarından biri oldu.

Sonra Rishi Sunak geldi.

2024’te de Starmer iktidara geldi.

Bugün o da gidiyor.

Starmer’ın istifasıyla birlikte ülke son on yılda altıncı, bazı hesaplamalara göre yedinci lider değişimini yaşıyor. Sorun şu ki her yeni başbakan, bir öncekinin çözemediklerini devralıyor.  Düşük büyüme, verimlilik sorunu, konut krizi, yüksek yaşam maliyetleri ve giderek derinleşen bölgesel eşitsizlik.

Brexit faturası
Peki Brexit bütün bunların neresinde?

Tam da merkezinde.

Brexit’in bütün sorunların tek nedeni olduğunu söylemek doğru olmaz tabii…  Ancak bugün İngiltere’nin yaşadığı ekonomik sıkışmışlığın önemli bölümünün Brexit sonrasında ağırlaştığı da inkâr edilemez. AB'den ayrılmanın ardından ticaret maliyetleri arttı, yatırım iştahı zayıfladı ve büyüme performansı rakip ekonomilerin gerisinde kaldı. Son yıllarda yapılan çeşitli ekonomik analizler Brexit’in İngiliz ekonomisine ciddi bir maliyet yüklediğini ortaya koyuyor. Halbuki, Brexit’i savunanlar daha güçlü, daha bağımsız ve daha müreffeh bir İngiltere vaat etmişti.

Bugün hem sağ hem sol seçmenlerin önemli bölümü kendisini daha yoksul, daha güvensiz ve daha umutsuz hissediyor. Bu nedenle Brexit artık sadece bir dış politika tercihi değil; İngiltere'nin siyasi kimliğini şekillendiren bir kırılma noktası haline dönüştü.

Şimdi sıra kimde?
Bugün Londra kulislerinde en güçlü isim Andy Burnham olarak öne çıkıyor. Greater Manchester Belediye Başkanı olarak uzun yıllardır yerel düzeyde güçlü bir siyasi profil çizdi. Parti üyeleri arasında yapılan araştırmalarda da açık ara en popüler isim konumunda. Son haftalarda hem kamuoyu yoklamalarında hem de parti tabanında Starmer’ın önüne geçtiği görüldü.

Burnham’ın avantajı, seçmenlerin onun neyi savunduğunu Starmer’dan daha iyi biliyor olması.

Ancak onun da önünde kolay bir yol yok.

Çünkü İngiltere’nin problemi artık bir iletişim problemi değil. Bir yönetim problemi. Kim gelirse gelsin aynı ekonomik tablo ile, aynı toplumsal kutuplaşma ile ve aynı Brexit sonrası gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalacak.

Asıl soru
Starmer bugün koltuğunu bırakıyor. Arkasında ekonomik sorunlarla boğuşan bir ülke, yükselen popülizm ve parçalanan bir siyasi düzen bırakıyor. Keir Starmer’ın istifası bir liderin yenilgisi olarak okunabilir. Ama bence daha büyük bir gerçeği anlatıyor. İngiltere son on yıldır başbakan değiştiriyor ama sorunlarını değiştiremiyor. Belki de asıl soru artık “Bir sonraki başbakan kim olacak?” değil. Asıl soru şu: “Brexit sonrası İngiltere, kendisini yeniden tanımlayabilecek mi?”

Avrupa'dan ayrıldıktan sonra küresel bir ekonomik ve siyasi güç olarak nasıl bir rol oynayacağına hâlâ net bir cevap verebilmiş değil. Londra, bir yandan ABD ile özel ilişkisini korumaya çalışırken diğer yandan Avrupa pazarlarından uzaklaşmanın maliyetini yaşıyor. Asıl mesele artık Brexit'in doğru ya da yanlış olması değil; İngiltere'nin Brexit sonrasında nasıl bir ülke olmak istediğine karar verip vermemesi. Avrupa'nın dışında ama Avrupa'dan kopamayan, küresel güç olma iddiasını sürdüren ama ekonomik ağırlığı giderek azalan bir ülke, yeni yerini hâlâ arıyor.

Çünkü cevap bulunamazsa, bugün Starmer’ın boşalttığı koltuk yarın bir başkasını da öğütecek.

Ve dünyanın bir zamanlar istikrarın sembolü olarak gördüğü ülke, lider tüketmeye devam edecek.