Kaygılı kahkahalar…

Bir ülkede mizah, karanlığa karşı açılmış bir penceredir. Deniz Göktaş o pencereyi sonuna kadar açıp içeri temiz hava girmesini sağlarken, bizim pencerenin kapanma ihtimaline ağlamamız sadece o karanlığı besliyor. Kendi korkularımızı "aman dikkat" paketlerine sarıp komedyenlerin omzuna yüklemek, bu ülkenin geleceğine yapılabilecek en büyük haksızlık

Kaygılı kahkahalar…

İçten bir kahkahanın ardından hemen boğaza dizilen o yumruyu bilirsiniz. Hani tam çok gülerken, "Çok güldük, başımıza bir şey gelecek" deriz ya; işte bu kadim batıl inanç, şimdilerde Türkiye’nin kolektif ruh haline dönüştü sanki.

“Çok güldük ama, bu oğlanın başına bir şey gelmez umarım” duygusu yaşadık. Demokrasiyle yönetilen ülkelerde normal bir duygu mudur bu?

Tabii ki değil. Ve bunu kanıksamış olmak çok endişe verici.

Kesik baş ve sahne

Deniz Göktaş’ın son stand-up gösterisini izlerken tam olarak bu hissin tam ortasına düştüm. Meslektaşım Bülent Mumay bir sosyal paylaşımında “Mutlaka izleyin” diyordu.

Hemen açtım.

O ana kadar ismini hiç duymadığım bir komedyen, Harbiye’de gösteri yapıyordu. Duymamış olmak benim eksikliğimdi mutlaka... Sahne de devasa bir kesik baş duruyor ve adeta “Ben bu yola baş koydum” diyordu.  

Salondakiler ve ekran başındakiler gülüyordu gülmesine ama YouTube yorumlarına sızan o "İnşallah başına bir şey gelmez"duaları, gösterinin kendisinden daha çarpıcı bir Türkiye panoraması sunuyordu.

Deniz, sahnede ülkenin en gri, en tabu konularını zekice yapı sökümüne uğratırken aslında hepimizin evinde, güvenli duvarlar arkasında düşündüğü o absürt gerçeklikleri yüzümüze çarpıyordu. Politik baskıdan ekonomik çöküşe, adaletsizlikten her gün değişen gündemin delirticiliğine kadar her şeyi o kendine has, sakin ve mesafeli tonuyla anlatıyordu.

Örneğin, devletin hantal ve baskıcı yapısıyla ya da toplumsal cinnetimizle dalga geçerken izleyiciye şu soruyu sorduruyordu: “Biz gerçekten bu deliliğin içinde mi yaşıyoruz?”

Evet yaşıyoruz. Ama sorun şu ki, bu deliliğe gülmek bile artık bir cesaret performansı olarak algılanıyor.

Siyasi mizah bu topraklarda hep vardı

Aslında Deniz’in sahnede yaptığı şey, bu topraklar için hiç de yeni değil; aksine unuttuğumuz bir geleneğin modern bir manifestosu. Çok değil, bundan otuz-kırk yıl öncesine gittiğimizde; Metin Akpınar’ın, Zeki Alasya’nın Devekuşu Kabare’de, Levent Kırca’nın Olacak O Kadar ekranlarında siyasi liderleri, devleti ve her türlü otoriteyi acımasızca, korkusuzca tiye aldığını hatırlarız. O dönemlerde mizah, gücün karşısında eğilmeyen, tam tersine gücü hizaya getiren bir halk kürsüsüydü. Ne tiyatrolar basılır ne de o salonları dolduranların içine "Eyvah, başlarına bir iş gelecek" korkusu düşerdi. Sanatın ve komedinin doğası zaten buydu: Güce meydan okumak, tabu olanı görünür kılmak.

Ancak zamanla o kürsü yavaş yavaş boşaltıldı. Son dönemin dev komedyenleri Cem Yılmaz’lar, Ata Demirer’ler, hatta hicvin içinden gelen Yılmaz Erdoğan’lar bile suya sabuna dokunmayan, güvenli limanlarda kalmayı tercih eden bir mizah anlayışına çekildiler. Siyasi iklimin sertleşmesi, merkez komediyi tamamen apolitik bir alana, gündelik ilişkilerin absürtlüğüne hapsetti. İktidar o korkuyu her kesime yaymayı başarmıştı. 

İşte bu yüzden, Deniz Göktaş bugün aslında sadece komedinin en temel, en evrensel ve en normal kuralını uyguladığı halde hepimize bir "kahraman" gibi geliyor. Sistemin bizi delirten çarklarını sahneden açıkça işaret etmesi, normalliğin çölde su bulmak kadar nadirleştiği bu dönemde bir cesaret eylemine dönüşüyor.

Mizah korkunun panzehiridir

TİP Sözcüsü korkunun kanıksanması…Sera Kadıgil sosyal medyada bu duruma isyan ediyordu. Deniz için "endişelenen" binlerce insanın yorumuna dikkat çekiyor ve aslında bu rejimin ruhlarımızda açtığı en büyük yarayı gözümüzün önüne seriyordu. O da "korkunun kanıksanması"...

Bizler, bir komedyenin can güvenliği veya özgürlüğü için kaygılanırken, aslında sansürü ve baskıyı kendi ellerimizle meşrulaştırıyoruz. "Başına bela alacak" diyen her iyi niyetli yorum, otoritelerin çizdiği o görünmez sınırları kendi zihnimize kazımaktan başka bir işe yaramıyor. Korku, bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıyor ve bizi en insani refleksimizden, yani absürtle dalga geçme yeteneğimizden vuruyor. Oysa mizah, korkunun panzehiridir; onu aciz bırakmanın, ciddiyetini elinden almanın tek yoludur.

Bir ülkede mizah, karanlığa karşı açılmış bir penceredir. Deniz Göktaş o pencereyi sonuna kadar açıp içeri temiz hava girmesini sağlarken, bizim pencerenin kapanma ihtimaline ağlamamız sadece o karanlığı besliyor. Kendi korkularımızı "aman dikkat" paketlerine sarıp komedyenlerin omzuna yüklemek, bu ülkenin geleceğine yapılabilecek en büyük haksızlık.

Artık karar vermemiz gerekiyor: Korkunun bizi yönettiği, her kahkahanın arkasından bir felaket senaryosu yazdığımız o pasif izleyiciler olarak mı kalacağız, yoksa ağzına ve aklına sağlık diyerek o kahkahanın arkasında dimdik mi duracağız?

Çünkü bir toplum, gülmekten korktuğu gün gerçekten yenilmiştir. Aynı şekilde bir toplum düşüncelerini ifade etmeye çekindiği gün ise hezimete uğramıştır.

Durun bakalım… bizim henüz yenilmeye niyetimiz yok.