Aydın, fırtınanın en şiddetli anında bile geminin yönünü hakikate çevirebilen, bedeli ne olursa olsun "kral çıplak" diyebilendir. Komedyen meslektaşlarının “ters kelepçe” götürülmesine sessiz kalanlaradır sözüm...

Düşünmeyelim, eleştirmeyelim, konuşmayalım istiyorlar. Beynimizde onların kelepçesiyle, ruhumuzda onların çizdiği sınırlarla yaşayalım, nefes alalım ama ses çıkarmayalım istiyorlar. Gözümüzün önünde cereyan eden bu devasa tiyatroyu sessizce izleyelim, hatta mümkünse alkışlayalım beklentisindeler.
Beni en çok öfkelendiren, içimi en çok acıtan şey ne biliyor musunuz? Baskının kendisi değil artık. Baskının giderek kanıksanması, evcilleştirilmesi ve en kötüsü de normalleşmesi. Özgürlüğün bir lütuf, bir istisna; yasakların ise hayatın doğal akışı, bir kural hâline gelmesi…
Gülmeyi bile suç sayan, mizahın ironisinden titreyen bir korku ikliminden geçiyoruz. Daha dün, sadece sahnede yaptığı stand-up gösterisindeki sözleri nedeniyle komedyen Deniz Göktaş’ın ters kelepçeyle gözaltına alınıp tutuklanması, bu cinnetin en taze resmi değil mi? Bir ülkenin yargısı, sahnede anlatılan bir espriden, yapılan bir mizahtan suç üretiyorsa, orada akıl tutulması başlamış demektir. Düşünceyi, sanatı, kahkahayı ters kelepçeyle cezalandırmaya kalkan bir akıl, aslında kendi acziyetini itiraf ediyordur.
İşte en büyük tehlike tam olarak burada başlıyor. Çünkü otoriter rejimler sahneye ilk çıktıklarında tankla, tüfekle gelip hukuku ulu orta askıya almazlar. Modern zamanların despotizmi çok daha sinsi, çok daha illüzyonist. Onlar hukukun dilini, cübbesini, terminolojisini kullanarak özgürlük alanlarını milim milim daraltırlar. Baskının adına “hukuk” demeye başladığınız gün, o mahkeme salonlarından adalet değil, yalnızca muktedirin iradesi çıkmaya başladığı gün, hukuk çoktan amacından sapmış, tersyüz edilmiştir. Oysa unuttukları, unutturmak istedikleri yalın bir hakikat var: Hukuk, iktidarın gücünü büyütmek, onu sınırsız kılmak için değil; tam aksine o gücü sınırlamak, bireyi devasa devlet aygıtına karşı korumak için vardır.
Merdan Yanardağ hakim karşısında
Yarın pazartesi. Adliyelerin o soğuk, o yüksek tavanlı, adaleti koridorlarında kaybettiğimiz binalarından birinde yine bir haysiyet sınavı verilecek. Gazeteci Merdan Yanardağ, tam dokuz aydır bir hücrede, dört duvar arasında tutsak. Dile kolay, bir insanın hayatından, kaleminden, sevdiklerinden çalınan koca dokuz ay...
Peki, suç ne? Suç, herkesin fısıldayarak konuştuğu bir iklimde yüksek sesle soru sormak. Suç, karanlığın ortasına bir mum yakma cüreti göstermek. Ama biz biliyoruz ki mesele hiçbir zaman sadece Merdan Yanardağ’ın kurduğu cümleler ya da yazdığı yazılar olmadı. Amaç çok daha büyük, çok daha organizeydi. Hedef, onun genel yayın yönetmenliğini yaptığı TELE1 ekranlarını karartmak, o ekrana tabiri caizse "çökmek" ve muhalif bir soluğu tamamen kesmekti. Bir de tabii, rakip olarak görülen Ekrem İmamoğlu’na “yedekleme” bir suç yaratmaktı.
Bir gazeteci hapsedildiğinde ya da bir komedyen ters kelepçeyle susturulduğunda, aslında sadece bireyleri cezalandırmış olmazsınız. Topluma çok net bir mesaj verirsiniz: "Bakın, en cesurunuza, en neşelinize bunu yapıyoruz. Eğer siz de sınırları aşarsanız, sıradaki sizsiniz." Bu tutsaklıklar, insanları korkuyla terbiye etmenin, toplumu sessizliğin asgari ücretine mahkûm etmenin somut birer laboratuvar örneğidir.
Kırbaçlayan yargı
Bugün Türkiye'de yargı, ne yazık ki suçluyu cezalandıran bir mekanizma olmaktan çıkıp, itiraz edeni hizaya getiren bir kırbaç işlevi görüyor. Demokrasinin "d" harfinden bile ürken bir anlayış, her sabah yeni bir güne uyanırken özgürlüklerimizden bir parça daha koparıyor. Gazeteciler içeride, siyasetçiler içeride, aydınlar içeride, komedyenler içeride... Dışarıda kalanlar ise görünmez bir hapishanenin, otosansürün parmaklıkları arkasında.
Bu antidemokratik uygulamalar bütünü, ülkenin üzerine çöken gri bir sis bulutu gibi. İnsanlar artık tweet atarken titriyor, kahvehanede siyaset konuşurken sesini kısıyor, caddede röportaj veren bir vatandaşı izlerken bile onun adına endişeleniyor. Korku, sinsi bir gaz gibi toplumun kılcal damarlarına zerk ediliyor. Özgürlük alanları daraldıkça, nefes aldığımız dünya küçülüyor. Oysa bir toplumun gelişmişlik düzeyi, hapishanelerinin büyüklüğüyle değil, sokaklarındaki fikri hürriyetin genişliğiyle ölçülür. Biz ise her geçen gün biraz daha daralan, biraz daha nefessiz bırakan bir çemberin içinde dönüp duruyoruz.
Aydın onuru
İşte tam da bu noktada, bir aydının, bir yazarın, kalemi eline alan her namuslu insanın sorumluluğu katlanarak büyüyor. Aydın dediğin, konforlu alanından iktidara övgüler dizen, rüzgâra göre yön değiştiren bir figür değildir. Aydın, fırtınanın en şiddetli anında bile geminin yönünü hakikate çevirebilen, bedeli ne olursa olsun "kral çıplak" diyebilendir. Komedyen meslektaşlarının “ters kelepçe” götürülmesine sessiz kalanlaradır sözüm...
Merdan Yanardağ’ın aylardır sergilediği dik duruş, sadece bir mesleki onur meselesi değil, aynı zamanda bu ülkenin aydınlanma geleneğine selam durmaktır. Onu susturarak TELE1’e el koymak isteyenler, aslında bu ülkenin eleştirel aklına, sorgulama yeteneğine el koymak istiyorlar. Eğer bugün bizler, Merdan’ın, Deniz’in ve onlar gibi haksızlığa uğrayan tüm özgür ruhların arkasında durmaz, sesimizi onların sesine katmazsak, yarın konuşacak bir tek kelimemiz bile kalmayacak.
Baskının kurumsallaştığı yerde, sessizlik en büyük ortaklıktır. Susmak, onaylamaktır. Susmak, adaletsizliğin dişlilerine su taşımaktır. Biz sustukça, o dişliler daha büyük bir iştahla öğütmeye devam edecek bizi.
Özgürlük şarkısı
Yarın o mahkeme salonundan ne karar çıkarsa çıksın, tarih hükmünü çoktan vermiştir. Gazetecileri zindanlara atarak, mizahı kelepçeleyerek gerçekleri gizleyebileceğini sananlar, insanlık tarihi boyunca hep yanıldılar, yine yanılacaklar. Çünkü fikirler kelepçelenemez, gerçekler parmaklıklar ardına sığmaz.
Yazının başında da söyledim; beynimizde onların kelepçesiyle yaşamamızı istiyorlar. Ama yanılıyorlar. Bu topraklarda düşüncenin, kalemin, özgürlüğün onurunu canı pahasına korumuş Namık Kemallerden, Sabahattin Alilerden, Uğur Mumculardan devralınan bir miras var. O miras, korkuyu çoktan aştı.
Yarın Merdan Yanardağ’ın duruşması var. O duruşma, sadece Merdan’ın özgürlük davası değil; bu ülkenin medyasının, halkın haber alma hakkının, adalete olan son inancımızın davasıdır. Muktedirler bilsin ki; adaleti eğip bükerek inşa etmeye çalıştığınız o karanlık kuleler, bir gün mutlaka hakikatin ışığıyla sarsılacaktır. Çünkü baskının adına ne derseniz deyin, o kelepçeler bir gün mutlaka kırılır ve özgürlük, kaldığı yerden şarkısını söylemeye devam eder.