Bugün Türkiye’de insanlar artık sadece kimin iktidar olacağını değil, sandığın gerçekten anlam taşıyıp taşımadığını tartışıyor. İşte en tehlikeli eşik budur. Bazen bir parti binasını polisle ele geçirebilirsiniz… Ama toplumun hafızasını asla...

Türkiye artık sadece bir siyasi kriz yaşamıyor. Türkiye, doğrudan doğruya sandığın, muhalefetin ve halk iradesinin tasfiye edilmeye çalışıldığı bir dönemin içine sürükleniyor. Dün seçimle alınamayan belediyelere kayyum atanıyordu, bugün ise ana muhalefet partisine mahkeme koridorlarından operasyon çekiliyor.
CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel başkan ilan edilmesi ve ardından polis eşliğinde parti binasının fiilen ele geçirilmesi, Türkiye siyasetinde kara bir eşiktir. Bu sadece CHP’nin iç meselesi değildir. Bu, iktidarın koltuğunu korumak için devletin bütün imkanlarını siyasetin emrine verdiği yeni rejimin fotoğrafıdır.
Ve bu fotoğrafın içinde en trajik karelerden biri de, yıllarca “demokrasi”, “hukuk” ve “helalleşme” söylemleriyle siyaset yapan Kemal Kılıçdaroğlu’nun durduğu yerdir.
Devlet gücüyle parti dizaynı
Bir siyasi partinin genel merkezine polisle girilmesi, yönetime mahkeme kararlarıyla el konulması ve bunun “hukuki süreç” diye sunulması, demokratik ülkelerde görülebilecek bir tablo değildir.
Çünkü mesele hukuk değil, güçtür.
19 Mart’tan sonra başlayan süreç zaten bunu gösteriyordu. Muhalefete dönük operasyonlar, baskılar, soruşturmalar, medya kuşatması, belediyeler üzerindeki tehditler… Bütün bunların amacı açıktı: İktidarı sandıkta kaybetme ihtimalini ortadan kaldırmak.
Çünkü ekonomik tablo ağırdır. Çünkü toplum yoksullaşmıştır. Çünkü gençler ülkeden umudunu kesmiştir. Çünkü iktidar artık toplumu ikna ederek değil, baskıyı büyüterek ayakta kalmaya çalışmaktadır.
Şimdi buna bir halka daha eklendi: Muhalefeti içeriden parçalamak.
Kılıçdaroğlu’nun tercihi
Kemal Kılıçdaroğlu bugün sadece eski bir genel başkan değildir. O artık kritik bir yol ayrımında yaptığı tercihle anılacaktır.
Kendi partisine yönelik bu müdahalenin merkezinde yer almayı kabul etmek, siyasi hayatının en ağır yüküdür.
Belki çevresindeki isimler ona “partiyi kurtarıyorsunuz” dedi. Belki bunun “hukuki bir hak” olduğuna inandırıldı. Ama siyasette bazen haklı olmak yetmez; nerede durduğunuz önemlidir.
Ve bugün Kılıçdaroğlu’nun durduğu yer, milyonlarca muhalif seçmenin gözünde iktidarın açtığı kapıdan içeri girilen yerdir.
Toplumun önemli bir bölümü artık bu süreci bir CHP kurultay tartışması olarak görmüyor. İnsanlar bunu doğrudan doğruya sarayın muhalefeti dizayn etme hamlesi olarak okuyor. Kılıçdaroğlu’nun bu tabloda görünmesi ise, yılların siyasi birikimini tartışmalı hale getiriyor.
Çünkü siyasette bazen bir insanı söyledikleri değil, kimin işine yaradığı belirler.
Özgür Özel’in yürüyüşü
Bu süreçte en dikkat çekici gelişme ise Özgür Özel’in tavrı oldu.
Parti binasını terk edip Meclis’e yürüyerek mücadele çağrısı yapması, klasik CHP refleksinin dışına çıkan bir siyasal görüntü verdi. İlk kez geniş toplum kesimleri, CHP liderliğinde “direnç” duygusu gördü.
Belki de ironik olan tam budur.
Uzun süre “emanetçi”, “geçici lider” ya da “zayıf profil” diye eleştirilen -ki ben hiç bir zaman öyle görmedim- Özgür Özel, bugün yaşanan baskılar karşısında siyasi kimliğini asıl şimdi kuruyor.
Çünkü liderlik bazen kürsüde değil, kriz anında ortaya çıkar.
Bugün sokaktaki vatandaşın önemli bir kısmı, yaşananlara bakıp şu soruyu soruyor:
“Madem seçimle yenemiyorsunuz, neden devlet gücüyle müdahale ediyorsunuz?”
İşte bu soru iktidarın en büyük problemidir.
Vatandaşın gözünde meşruiyet sorunu
Türkiye’de artık insanlar hukuk metinlerine değil, yaşanan gerçeğe bakıyor.
Emeklinin maaşı erirken, gençler işsizken, insanlar temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelmişken, iktidarın ana gündeminin muhalefeti parçalamak olması toplumda öfke büyütüyor.
Çünkü vatandaş şunu görüyor:
İktidar, ekonomik krizi çözemiyor. Hayat pahalılığını durduramıyor. Adalet duygusunu sağlayamıyor.
Ama buna rağmen koltuğu bırakmamak için her yolu deniyor.
Bu yüzden CHP’ye yönelik operasyon, sadece CHP tabanında değil, demokrasiye inanan geniş kesimlerde de ciddi bir kırılma yarattı.
Çünkü mesele artık parti meselesini aştı. Mesele rejim meselesine dönüştü.
Baskıyla kazanan olmaz
Tarih gösteriyor ki, baskıyla ayakta kalan iktidarlar bir süre korku yaratabilir. Ama korku kalıcı meşruiyet üretmez.
Muhalefeti bölerek… Mahkeme kararlarıyla siyaset dizayn ederek… Polis gücüyle parti yönetimleri değiştirerek…
Belki zaman kazanabilirsiniz.
Ama halkın vicdanında oluşan duvarı aşamazsınız.
Bugün Türkiye’de insanlar artık sadece kimin iktidar olacağını değil, sandığın gerçekten anlam taşıyıp taşımadığını tartışıyor.
İşte en tehlikeli eşik budur.
Çünkü bir ülkede vatandaş seçimle değişim umudunu kaybederse, siyasetin zemini de çatırdamaya başlar.
Ve unutulmamalı:
Bazen bir parti binasını polisle ele geçirebilirsiniz… Ama toplumun hafızasını asla...