Türkiye Avrupa'dan koparken yalnız değildi. Avrupa da bu kopuşun seyircisiydi. Belki de bu yüzden bugün tartışmamız gereken soru Türkiye'nin neden Avrupa Birliği'ne giremediği değil. Türkiye demokrasi rayından çıkarken Avrupa'nın neden yalnızca izlemekle yetindiğidir
Kırk dört yıllık gazeteci hayatımın otuz beş yıldan fazla süresi boyunca Strasbourg ile Brüksel arasında gidip geldim, Türkiye-Avrupa ilişkilerini haber yaptım, gözlemledim.
Avrupa Parlamentosu'nun sayısını hatırlamadığım Türkiye raporlar görüşmelerini izledim. Zirveleri takip ettim. Bakanlar gördüm, başbakanlar gördüm, cumhurbaşkanları gördüm. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne en çok yaklaştığı günlere de tanıklık ettim, bugün yaşadığı yalnızlaşmaya da...
Bu yüzden Avrupa Parlamentosu'nun bugün oylayacağı Türkiye raporunu okurken aklıma ilk gelen şey rapordaki eleştiriler değil, büyük bir başarısızlık hikâyesi oldu.
Çünkü ortada sadece Türkiye'nin artık Avrupa ile bağının giderek kopuşu ve belki de ABD’nin istekleri doğrultusunda bir Orta Doğu ülkesi olma yolunda emin adımlarla ilerlemesi bir gerçek. Türkiye Avrupa yolunda değil artık.
Bunun sorumluluğu da büyük ölçüde Avrupa'nın ta kendisi... Avrupa'nın sisteminde var olan 'yaptırımlar', 'engelleyici mekanizmalar' ve 'diyalog yolları' hiç işletilmedi ve Türkiye'nin Avrupa'dan kopuşuna hep seyirci kalındı. Avrupa, yanı başındaki ülkenin bir “Otoriter rejime“ dönüşmesine göz yumup, etki alanında tutmak yerine “yaban ellere” teslim etti.
Türkiye yıllardır demokrasi liginden düşüyor. Hukuk devleti aşınıyor. Yargı bağımsızlığı tartışmalı hale geliyor. Gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler hakkında açılan davalar uluslararası raporlara giriyor. Muhalefet üzerindeki baskılar artıyor.
Ve bunlar hep Avrupa'nın göz önünde oluyor.
Brüksel her şeyi gördü.
Strasbourg her şeyi gördü.
Avrupa Konseyi de gördü, Avrupa Parlamentosu da gördü, Avrupa Komisyonu da gördü.
Ama çoğu zaman yalnızca not aldı.
Türkiye'de demokratik standartlar gerilerken Avrupa Birliği'nin tepkisi giderek daha bürokratik, daha mekanik ve daha etkisiz hale geldi. Her yıl raporlar yazıldı. Her yıl kaygılar ifade edildi. Her yıl "derin endişe" cümleleri tekrarlandı.
Türkiye değişti.
Raporlar değişmedi.
AİHM kararları Türkiye tarafından uygulanmadı, bu kararların takipçisi olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin eli “yaptırımları uygulamaya” gitmedi. Küçük hesaplarla Avrupa Konseyi, belki de bütçesine önemli katkı sağlayan Türkiye’yi zorlayarak kendinden uzaklaştırmak, küstürmek istemedi. Rusya üyelikten çıkınca uğradığı mali kaybı hatırladı ve para daha tatlı geldi.
AİHM’in “Derhal serbest bırakılsın” kararlarının muhatapları Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş hala içerde.
AİHM ve Avrupa Konseyi’nin saygınlığı yerle bir… Ama kime ne?
Bir noktadan sonra Avrupa'nın eleştirileri ilkesel olmaktan çok vicdan rahatlatıcı bir ritüele dönüştü.
Bugün yeni bir rapor oylanacak. Avrupa Parlamentosu'nun raporunda yer alan bazı ifadeler dikkat çekici...
Özellikle dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve bugünün Adalet Bakanı Akın Gürlek'e ilişkin olan bölüm.
Yıllardır Avrupa kurumları Türkiye'deki yargı bağımsızlığına ilişkin eleştiriler yöneltiyor. Ancak ilk kez bir yargı mensubunun isminin bu kadar doğrudan ve açık biçimde rapora girmesi sıradan bir gelişme değil.
Bu, Avrupa'daki rahatsızlığın artık kurumsal eleştirinin ötesine geçtiğini gösteriyor.
Çünkü isim vermek, sorumluluğu somutlaştırmaktır.
Ve Avrupa Parlamentosu ilk kez bu kadar açık bir biçimde belirli uygulamaların belirli aktörlerle ilişkilendirildiği bir noktaya geliyor.
Bu yeni bir eşik.
Fakat yine de insan şu soruyu sormadan edemiyor:
Neden şimdi?
Türkiye'de hukukun üstünlüğüne ilişkin tartışmalar dün başlamadı ki.
Muhalefete yönelik baskılar geçen yıl ortaya çıkmadı ki. Gazeteciler, akademisyenler, belediye başkanları, siyasetçiler hatta öğrencilere yönelik insan hakkı ihlalleri bugünün konusu değil ki…
Avrupa'nın bugün gördüklerinin büyük bölümü yıllardır gözlerinin önünde yaşanıyor. Akın Gürlek de zaten AP'yi önemsemediğini belirten bir ifadeyle "Tavsiye raporu" diyerek bu durumu ciddiye almadı. Sorumluluk, Türkiye üzerindeki etkisini kaybeden Avrupa'nın...
Belki de sorun burada.
Avrupa Birliği uzun zamandır Türkiye'yi bir demokrasi projesi olarak değil, bir güvenlik ve göç dosyası olarak görüyor.
Ankara ile Brüksel arasındaki ilişkinin merkezinde artık özgürlükler yok.
Göç var.
Sığınmacılar var.
Sınır güvenliği var.
Jeopolitik hesaplar var.
Bir zamanlar Türkiye'nin demokratikleşmesini stratejik bir hedef olarak gören Avrupa, zamanla daha pragmatik bir çizgiye çekildi.
Bu yüzden bugün Türkiye'deki otoriterleşmeden söz eden Avrupa'nın kendi payına düşen sorumluluğu da konuşması gerekiyor.
Çünkü bazen sessizlik de bir tercihtir.
Ve bazen seyretmek de tarihin bir parçası haline gelir.
Elbette bütün sorumluluğu Avrupa'ya yüklemek mümkün değil.
Türkiye'nin bugünkü tablosunun esas sorumluluğu Türkiye'nin siyasi tercihleriyle ilgilidir.
Ancak Avrupa'nın da dürüst olması gerekir.
Türkiye Avrupa'dan uzaklaşırken Avrupa da Türkiye'yi yavaş yavaş gözden çıkardı.
İlişkiyi değerler üzerine kurmak yerine çıkarlar üzerine kurmayı tercih etti.
Bugün ortaya çıkan tablo da bunun sonucu...
Şimdi Avrupa Parlamentosu bir kez daha Türkiye'yi eleştiriyor.
Ve haklı olduğu birçok nokta var.
Ama benim yıllardır Strasbourg ve Brüksel koridorlarında edindiğim izlenim şu:
Türkiye Avrupa'dan koparken yalnız değildi.
Avrupa da bu kopuşun seyircisiydi.
Belki de bu yüzden bugün tartışmamız gereken soru Türkiye'nin neden Avrupa Birliği'ne giremediği değil.
Türkiye demokrasi rayından çıkarken Avrupa'nın neden yalnızca izlemekle yetindiğidir.
Çünkü bazen tarihte en ağır sorumluluk, yanlış yapanların değil, olup biteni görüp hiçbir şey yapmayanların omuzlarına yüklenir. Ve bütün bunlar Avrupa’nın da saygınlığını yitirmesine neden olur.
İşte bu nedenle bugün Avrupa Parlamentosu’nda oylanacak olan rapor, Ankara tarafından bu gözle izlenecek ve bu kulakla dinlenecek. Bunun sorumlusu ise Avrupa’nın bizzat kendisidir.