DEM Parti şu an Ankara’da devletin çizdiği geniş bekleme odasında oturuyor. O odadan yarın nasıl bir isimle ve nasıl bir bagajla çıkacağı ise sadece kendi kaderini değil, Türkiye’nin önümüzdeki yıllardaki siyaset haritasını da doğrudan belirleyecek

Ankara’da siyasetin nabzını tutan herkes bilir ki; bazı kongreler salonlardaki coşkuyla, bazıları ise salondaki o derin, hesaplı sessizlikle tarihe geçer. DEM Parti’nin birkaç saat sonra gerçekleşecek 5’inci Olağan Büyük Kongresi tam olarak bu ikinci kategoriye giriyor. Dışarıdan bakıldığında Siyasi Partiler Kanunu’nun emrettiği zorunlu bir prosedür, formaliteden ibaret bir vitrin tazelemesi gibi durabilir. Ancak Ankara kulislerinde konuşulan asıl mesele bambaşka. Bu buluşma, fırtına öncesindeki o sakin liman, köklü bir dönüşüm öncesindeki en kritik eşik…
Son bir yılı aşkın süredir izlediğimiz DEM Parti, bana hep çok ince bir ip üzerinde, gözlerini karşı kıyıya dikmiş yürüyen bir cambazı hatırlatıyor. Bir yanda devlet aklı ve iktidar blokunun açtığı yeni diyalog kanalları, diğer yanda kendi tabanının tarihsel hafızası, muhalif kimliği ve ertelenen demokrasi talepleri... Bu ipin üzerinde dengede kalabilmek, sanılandan çok daha büyük bir siyasi maliyet yüklüyor.
Müzakerenin iki yakası
Geçtiğimiz dönemin en stratejik hamlesi, şüphesiz Ankara ile İmralı hattında kurulan o hassas mekik diplomasisi oldu. Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Özgür Faik Erol gibi tecrübeli, hukuki ve siyasi ağırlığı olan isimlerin yürüttüğü bu heyet, partiyi sıradan bir meclis grubu olmaktan çıkarıp "çözüm altyapısının doğrudan kolaylaştırıcısı" konumuna taşıdı.
Heyet, bir yandan devletin sınırlarını ve esneklik kabiliyetini tartarken; diğer yandan Kandil, İmralı ve sivil siyaset arasındaki o karmaşık denklemi yönetmeye çalışıyor. Meclis’ten geçen çerçeve yasa ("Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun") kapsamında sahadaki pratik adımlar netleştikçe, bu heyetin rolü temsili bir kolaylaştırıcı olmaktan çıkıp tam anlamıyla teknik bir müzakere yürütücülüğüne dönüşüyor.
Taktiksel yakınlaşmanın sınırları
Ankara penceresinden bakıldığında DEM Parti, son dönemde Cumhur İttifakı ile oldukça ezber bozan bir temas zemini yakaladı. Doğrudan bir ittifak ya da koalisyondan bahsetmiyoruz elbette. Ancak karşılıklı alan açma ve diyalog kanallarını açık tutma pragmatizmi çok net hissediliyor.
İktidar bloku için DEM Parti, çatışma zeminini sivil siyasete çekebilen, sistem içi tutulması elzem bir aktör. Fakat parti açısından bu durum tam anlamıyla ateşle oynamak. Bir yanda iktidarla diyalog kapısını açık tutup çözüme odaklanmak, diğer yanda ana muhalefetle bağları tamamen koparmadan "muhalif" kalabilmek... Parti kurmayları adeta bıçak sırtında, son derece dar bir alanda manevra yapıyor.
Anayasa masasında pazarlık
İşte tam bu dengenin ortasında, önümüzdeki dönemin en büyük siyasi sınavı olan "yeni anayasa" başlığı duruyor. Ankara’daki kilit soru şu: DEM Parti’yi iktidarla ortak bir anayasa metnine imza atarken görecek miyiz?
Kulislerde konuşulan senaryo, koşulsuz bir blok desteğinden ziyade sıkı bir "al-ver" diplomasisine işaret ediyor. Cumhur İttifakı’nın Meclis’teki aritmetik ihtiyacı malum. DEM Parti ise yerel yönetimlerin özerkliği, kapsayıcı vatandaşlık tanımı ve ana dilde eğitim gibi kırılma noktalarında esneklik arayışında. Eğer iktidar bu başlıklarda esnetilmiş veya ucu açık reform adımları sunarsa, DEM Parti’nin anayasa masasında "evet" veya "referanduma taşıyacak meclis desteği" yönünde iktidarla ortak hareket etmesi kimseyi şaşırtmaz.
Ancak bu durum tabanda büyük bir fay hattı yaratma potansiyeline sahip. DEM seçmeninin bir bölümü, ana muhalefeti devre dışı bırakan ve iktidarın görev süresini uzatma algısı taşıyan bir anayasa paketine entegre olmayı "tarihsel bir ilke kırılması" olarak görebilir. Yönetim ise tabana bunu "yıllardır mücadelesi verilen hakların anayasal güvenceye kavuşması" argümanıyla satmak zorunda kalacak. Masadaki pazarlığın sertliği kadar, içerideki bu ikna süreci de partinin geleceğini şekillendirecek.
Sesini arayan demokrasi
Gerek çözüm sürecinin kırılganlığı gerekse olası anayasa masasının iklimini bozmama kaygısı, DEM Parti’nin en güçlü siyasi sermayesi olan "insan hakları, hukukun üstünlüğü, kayyım politikaları ve Genel demokrasi"başlıklarındaki o gür sesini son bir yılda belirgin şekilde alçalttı.
Süreç yıpranmasın, iktidarla yakalanan bu temkinli diyalog zemini zarar görmesin Diye takı nılan bu cılız dil, partinin geleneksel duruşuna alışkın çevrelerde "ilkelerden taviz mi veriliyor?" sorusunu yüksek sesle sordurmaya başladı. Ankara’da bu tutum "stratejik bir geri çekilme" olarak yorumlansa da, sivil toplumda ve muhalefet blokundaki karşılığı ciddi bir kafa karışıklığı yaratıyor.
Tabanın duygusal yorgunluğu
Tüm bu hesaplı ve pragmatik hamlelerin en ağır yükünü ise partinin sadık seçmen kitlesi omuzlarında taşıyor. Doğu’daki geleneksel tabandan Batı’daki seküler ve sol seçmene kadar geniş bir yelpazede belirgin bir duygusal yorulma gözlemleniyor.
Seçmen bir yandan çatışmasızlık ve kalıcı barış ihtimaline sarılmak isterken, diğer yandan iktidarın diline ve hamlelerine karşı haklı bir şüphe duyuyor. "Devletle masaya oturan ama kendi dilini eriten" bir parti algısı, özellikle genç kitlede bir tür kopuş riskini besliyor. Eğer bu pragmatik denge siyaseti yakın gelecekte somut bir yasal çerçeveye, hak kazanımına ya da yeni anayasada somut bir güvenceye dönüşmezse, tabandaki bu sessizliğin sandıkta ciddi bir soğumaya dönüşme ihtimali her geçen gün artıyor.
Bekleme odasından çıkarken
Özetle; bugün toplanacak kongre mevcut durumu meşrulaştırma ve zaman kazanma kongresidir. Yönetim, tüzük ya da isim bugün değişmeyecek; çünkü zamanlama henüz olgunlaşmadı. Ancak çerçeve yasa uygulamaları sahada karşılık buldukça ve anayasa takvimi sıklaştıkça gözler önümüzdeki dönemde yapılması planlanan o büyük olağanüstü kongreye çevrilecek.
O gün geldiğinde parti; adından tüzüğüne, kadro yapısından siyasi söylemine kadar radikal bir kabuk değişimine gidecek. Silahların gölgesinden tamamen çıkmış, sivil siyaseti ve yeni dönemin anayasal dengelerini merkeze alan yeni bir hareket modeli bizi bekliyor.
DEM Parti şu an Ankara’da devletin çizdiği o geniş bekleme odasında oturuyor. O odadan yarın nasıl bir isimle ve nasıl bir bagajla çıkacağı ise sadece kendi kaderini değil, Türkiye’nin önümüzdeki yıllardaki siyaset haritasını da doğrudan belirleyecek.