Demokrasinin "mış gibi" hâli…

Demokrasinin "mış gibi" hâli…

osman kavala ve Selahattin Demirtaş isimleri üzerinden yürütülen bilek güreşi, aslında her birimizin adalet hakkının gasp edilmesi anlamına geliyor. Ankara ve hatta bizler, bugün bu kararları uygulamayarak kenara çekilebiliriz. Ama yarın adalete ihtiyacımız olduğunda, sığınacağımız bir çatı bulamayız.

Osman Kavala tam 3 bin 220 gündür bir hücrede. Takvimler ilerliyor, mevsimler değişiyor, hukukun yerinde ise yeller esiyor. Demokratik ülkelerin üye olabildiği Avrupa Konseyi’nde Türkiye’nin üyeliği “MIŞ gibi” hale dönüştü. 25 Ağustos 2026 tarihi (dün), kimileri için sıradan bir salı günü olabilir ama bu coğrafyada adalete inanan herkes için ağır bir utanç günü olarak kayıtlara geçti. Türkiye'nin, AİHM'in yetkisini tanımak için yaptığı başvuru tarihi 28 Ocak 1987. Strasbourg’da yaşanan o heyecanı hatırlıyorum. Dönemin Başbakanı Turgut Özal “Artık yargı sistemimizin en uç noktası Strasbourg’dur” diyordu. AİHM’den tarihi davalar geçti ve çoğunu ülkemize ilk duyuran gazeteci oldum.

Şimdi ise, AİHM’in Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş kararları ortadayken, biz hâlâ “Hukuk devleti miyiz, değil miyiz?” sorusunun etrafında parmak ucunda yürümeye devam ediyoruz.

Açık konuşalım: Bu iki dava artık şahsi bir tutukluluk meselesi olmaktan çoktan çıktı. Bu, Türkiye'nin evrensel değerlerle, kendi Anayasası’yla ve doğrudan kendi geleceğiyle kavgasına dönüştü.

Ankara karara uymazsa…

AİHM, Kavala ve Demirtaş kararlarında sadece "İhlal var" demedi. Sözleşme’nin 18. maddesini işleterek, bu insanların hukuki gerekçelerle değil, siyasi saiklerle özgürlüklerinden mahrum bırakıldığını ilan etti. Yani Mahkeme, tutuklulukların ardındaki asıl niyetin muhalefeti susturmak olduğunu evrensel tescile bağladı.

Peki, Ankara ne yapacak? Önümüzde duran tablo karmaşık görünse de aslında çok yalın. Yönetim, "yargı bağımsızlığı" ve "milli egemenlik" tekerlemelerine sığınarak süreci uzatabilir. Belki yine kılıfına uydurulmuş yeni davalarla zaman kazanmaya çalışabilir. Ancak Anayasa’nın 90. maddesi orada durduğu sürece, uluslararası hukuku tanımayan bir ülkenin iç hukukunun da meşruiyeti sorgulanır hale gelir. Ankara karara direnerek anlık siyasi alan kazanabilir; ama bu ısrarın faturası ağır olur. Ülkenin kalan son hukuk kırıntılarının da yok olması anlamına gelir. 

Yaptırım ve ültimatomlar

AİHM kararlarının denetleyicisi olan Avrupa Konseyi Bakanlar Konseyi, Türkiye için ihlal prosedürünü (infringement procedure) zaten çalıştırdı. Peki, bu aşamadan sonra ne olur? Süreç nasıl işler?

  • Oy haklarının dondurulması: Konsey, Türkiye’nin karar mekanizmalarındaki oy hakkını askıya alabilir. Yani Bakanlar Komitesi’ndeki temsilci (Daimi Büyükelçi) ile Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde (AKPM) görevli 18 TBMM üyesinin oy haklarını askıya alır.
  • Üyelikten ihraç (Ültimatom): Avrupa Konseyi tüzüğünün 8. maddesi uyarınca, Türkiye’nin konsey üyeliğine son verilebilir.

Burada "Peki bir süre var mı?" diye bir soru akla geliyor. Konsey, her üç ayda bir toplanan İnsan Hakları birleşimlerinde durumu gündeme alır. Bürokrasi ağır işler, esner, uzar... Ancak "makul süre" tamamen bittiğinde masadaki tek şey yaptırım oylamasıdır. Konsey’in bu kadar beklemesinin sebebi bir sabır gösterisi değil; Türkiye gibi kurucu sayılabilecek devasa bir ülkeyi sistemin dışına itmenin yaratacağı jeopolitik depremden çekinmesi olarak açıklanabilir.

Başka ülke örnekleri

Avrupa’da AİHM kararlarına meydan okuyan tek ülke elbette Türkiye değil.

  • Rusya: Alexei Navalny kararlarında AİHM’i tamamen yok saydı. Sonuç? Ukrayna işgaliyle birleşen kural tanımazlık, Rusya’nın Avrupa Konseyi’nden yaka paça atılmasıyla bitti.
  • AzerbaycanIlgar Mammadov davasında benzer bir yaptırım kıskacına girdi ama nihayetinde geri adım atarak Mammadov’u serbest bırakmak zorunda kaldı ve ihraçtan kurtuldu.
  • Birleşik Krallık: Mahkûmların oy kullanma hakkı konusunda yıllarca Strasbourg ile cebelleşti; ancak sistemi terk etmek yerine esneterek çözüm üretti.

Türkiye şu an Rusya’nın kopuş çizgisi ile Azerbaycan'ın son dakika esnemesi arasında tam bir yol ayrımında duruyor.

Yargının sınavı…

Benim içimi asıl yakan, dışarıdakilerin duyarsızlığı değil; içeriye sindirilen bu kanıksamışlık hâli. Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş isimleri üzerinden yürütülen bu bilek güreşi, aslında her birimizin adalet hakkının gasp edilmesi anlamına geliyor.

Ankara ve hatta bizler, bugün bu kararları uygulamayarak kenara çekilebiliriz. Ama yarın adalete ihtiyacımız olduğunda, sığınacağımız bir çatı bulamayız. Şöyle arkamıza yaslanıp bir düşünelim. Gerçekten hukukun yok edildiği bu karanlık yalnızlığı mı seçeceğiz, yoksa insan olmanın asgari şartı olan adaleti yeniden talep edecek miyiz?

Bence talebimiz net. Biz adalet istiyoruz. Hem de şimdi!..