Sisin içindeki tetikçi Oral Çelik ve iki kare fotoğraf

Abdi İpekçi cinayetinden Papa suikastına, firar rotalarından derin devletin koruma zırhına… fransa 'daki bir mahkeme koridorunda çekilen iki kare fotoğrafla maskesi düşen Oral Çelik, sırlarıyla toprağa girdi. İşte bir gazetecinin vizöründen, dönemin en karanlık figürünün sarsıcı hikâyesi…

Sisin içindeki tetikçi Oral Çelik ve iki kare fotoğraf

Sokakların barut ve gazete kâğıdı koktuğu 70’li yılların sonuydu. Malatya’nın tozlu yollarından çıkıp Ankara ve İstanbul’un karanlık dehlizlerine uzanan genç bir adam vardı: Oral Çelik. Devrin fırtınalı havasında belindeki silahı, zihnindeki soğukkanlılıkla birleştirip kısa sürede o karanlık alemin en tehlikeli basamaklarına tırmandı. Abdi İpekçi’nin katledildiği o kanlı öğleden sonra, kurşunların arkasındaki gölgelerden biri yine oydu. Hemşerisi Mehmet Ali Ağca sahneye sürülüp spot ışıklarının altına atılırken, Çelik reji odasında kalmayı başaran, ipleri elinde tutan o görünmez eldi.

Bu isim ilk kez, Ağca'yı Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçıran er Bünyamin Azer Yılmaz ve olayla ilgili sorgulanan diğer sanıkların ifadelerinde geçti. Tam 3 yıl sonra, 25 Mart 1982'de, hakkında, İpekçi cinayeti ile ilgili gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı. 1982 yılında İsviçre'de,  Abdullah Çatlı ve Mehmet Şener'le birlikte yakalandı ve sınır dışı edildi. ÇelikÇatlı ve Şener'in sınır dışı edilmesinin, dönemin Devlet Bakanı Ahmet Karaevli tarafından sağlandığı iddia edildi. 14 Kasım 1986'da Fransa'da uyuşturucu suçundan yakalandı ve bu kez üzerinde, Bedri Ateş adına düzenlenmiş sahte pasaport vardı.

Avrupa sınırlarında bir hayalet

O yıllarda Hürriyet Gazetesi’nin Avrupa’daki Temsilcilerinden biri olmam nedeniyle, bu karanlık yapılanma ve şahısları yakından izledim.

İpekçi cinayetinin ardından Türkiye ona dar gelmeye başladığında, uluslararası bir istihbarat ağı adeta önündeki tüm barikatları kaldırdı. Sahte pasaportlar, sınır geçişleri, cezaevi kaçışları... Abdullah Çatlı ve Mehmet Şener ile İsviçre'de yolları kesiştiğinde de, Roma meydanında Papa’ya sıkılan o alçakça kurşunun hemen ardından kaçarken de o hep bir hayalet gibiydi. Kimse adını tam koyamıyor, yüzünü netleştiremiyordu.

Sınırları cebindeki onlarca sahte kimlikle bir gölge gibi geçiyor, Avrupa’nın göbeğinde uyuşturucu trafiğini yönetirken bile arkasındaki o devasa koruma zırhına güveniyordu.

Maskenin düşüş anı…

Fransa'da bir nezarethanede "Bedri Ateş" adıyla otururken son derece rahattı. Nasıl olsa sistem onu yine koruyacak, o sahte isim onu bir kez daha kurtaracaktı. Bütün mahkeme salonu ve Fransız polisi karşısındakinin sıradan bir uyuşturucu kaçakçısı olduğuna inanmak üzereydi.

Fakat hesaba katmadıkları bir şey vardı: Bir gazetecinin vizöründen çıkan o tek bir ışık patlaması. Flaş patladı, iki kare fotoğraf çekildi ve haber Hürriyet'in manşetine bomba gibi düştü. Versailles Mahkemesi’nde görülen tüm “Bedri Ateş” duruşmalarına gitmiş, ancak uzun süre mahkeme kapısına dayanan ve arka kapıdan çıkarılıp yine arka kapıdan götürülen kişiyi fotoğraflayamamıştım. O dönemde SİPA Press'de görev yapan Coşkun Aral ve İlhami Kızılay'la da duruşmalara gitmiş ve adeta bu durumu takıntı haline getirmiştik. 

Duruşma salonunda onun Oral Çelik olduğunu görüyor, ancak bir kare fotoğraf çekemediğimden ispatlayamıyordum. Nihayet Temmuz 1993’te arka kapıdan çı kartı lırken iki kare basabildim. Ama yetmişti. Ertesi günün Hürriyet’inde, “14 yıllık sır çözüldü” manşeti vardı, imzamla… Maske düşmüştü. Oral Çelik’in sırları yok olup gitmişti. Yıllardır dünyayı kandıran "Bedri Ateş" maskesi, o iki kare fotoğrafla paramparça oldu.

Ağca’nın suç ortağı, Papa suikastının sır kutusu, İpekçi cinayetinin karanlık ismi artık kaçamıyordu. Vizörün arkasındaki o göz, tek bir hamleyle koca bir tiyatroyu yıkmıştı. Yapılan gazetecilik takipleri ve baskılar sonucunda köşeye sıkışan Oral Çelik, Temmuz 1993'te Hürriyet Gazetesi'nde de manşet olan meşhur itirafıyla "Bedri Ateş değil, Oral Çelik olduğunu" resmen kabul etmek zorunda kalmıştı. Kimliğinin kesinleşmesinin ardından Türkiye, Oral Çelik'in iadesini talep etti, önce İtalya'ya gönderilen Çelik, Papa suikastı davası Kapsamında sorgulanmış, ardından 1996 yılında Türkiye'ye iade edildi.

Aklanan suçlar, açılan kapılar

Türkiye’ye dönüşü bir suçlunun hesap vermesi gibi değil, adeta bir kahramanın karşılanması gibi kurgulandı. Adı onlarca faili meçhul cinayete, suikasta, uyuşturucu ağına karışmış bu adam, mahkeme salonlarında elini kolunu sallayarak yürüdü. Oral Çelik, silahlı çete üyesi olmak, ruhsatsız silah taşımak ve cezaevinden adam kaçırmak suçlarından, zamanaşımı nedeniyle beraat etti. Bu davalar sırasında Ortaya çıkan ve uzun süre kimliği gizli tutulan sürpriz tanık Abdullah YavuzAbdi İpekçi'ye ateş edenin bizzat Oral Çelik olduğunu öne sürdü.

Ancak Tanık , can güvenliğinin sağlanması konusunda güvence alamayınca ifade değiştirdi. 20 yıl hapis istemiyle yargılanan İpekçi cinayetinin eldeki tek sanığı Oral Çelik, delil yetersizliğinden beraat etti. Dosyalar zaman aşımı raflarına kaldırıldı, deliller "bulunamadı", şahitler susturuldu. Cezaevinin kapıları ona birer birer açılırken, onu koruyan irade bu kez onu cemiyet hayatının tam ortasına bıraktı. Bir dönemin en aranan karanlık tetikçisi, birdenbire Malatyaspor’un baş Kanlı k koltuğunda, takım elbisesiyle protokolde boy gösteren bir "iş insanı" oluverdi.

Toprağa karışan sırlar

Oral Çelik’in hayatı, bireysel bir suç hikayesi değil; devletin, çetenin ve vesayetin aynı yatakta yattığı o karanlık dönemin resmidir. Bir insan ne kadar çok suç işlerse işlesin, arkasındaki zırh güçlü olduğu sürece nasıl dokunulmaz kılındığının en somut kanıtıdır. Son nefesini verip bu dünyadan ayrıldığında, arkasında onlarca çözülmemiş cinayet, gözü yaşlı aileler ve toprağa götürdüğü yüzlerce mahrem sır bıraktı. Onu bir hayalet yapan da, maskesini düşüren o fotoğraftan sonra bile meşrulaştıran da aynı karanlık mekanizmaydı.

O, sırlarıyla toprağa girdi ama bıraktığı o puslu hava hâlâ bu ülkenin üzerine çökmüş durumda…