Korkunun iktidarı: Aşırı sağ

Korkunun iktidarı: Aşırı sağ

İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan demokratik koruma kalkanları, yükselen aşırı sağ ile birlikte tek tek çatlıyor. Peki, popülizmin ve korkunun bu yükselişine karşı merkez siyaset sahada nasıl bir duruş sergilemeli? Avrupa’nın ve dünyanın geleceğini şekillendirecek kritik yol ayrımındayız. Alarm zilleri çalıyor.  

Yıllardır Brüksel’in, Berlin’in, Paris’in soğuk koridorlarında politik adımlar izleyen, avrupa seçimlerinin ritmine kulak kabartan bir gazeteci olarak, tabeladaki rakamlar kesinleştiğinde kalbimin tam ortasına oturan o ağır hissi tarif etmekte zorlanıyorum. Almanya 'nın doğusundaki bir eyalet seçiminden çıkan sonuç, yalnızca bölgesel bir parlamento dağılımından ibaret değil. AfD’nin (Almanya için Alternatif) sandıktan tarihi bir zaferle çıkması, İkinci Dünya Savaşı ’nın yıkıntıları üzerine inşa edilen o "bir daha asla" anlayışının, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan en sağlam demokratik koruma kalkanlarından birinin çatladığını gösteriyor.

Ancak meselenin özü şu: Bu sadece Almanya’nın ya da o eyaletin hikayesi değil. İtalya’dan İsveç’e, Fransa'dan Hollanda'ya, hatta Atlas Okyanusu’nun ötesine uzanan devasa bir küresel dip dalgasının en somut, en sarsıcı semptomu.

Biriken öfkenin tarihi

Aşırı sağ birdenbire gökten zembille inmedi. Yıllardır görmezden gelinen, "Avrupa Projesi"nin parıltılı ışıkları altında gölgede kalan sistemik krizlerin birikimi bu.

Merkez siyaset, küreselleşmenin getirdiği sosyo-ekonomik güvencesizliği, hayat pahalılığını ve giderek derinleşen kimlik kaygılarını halı altına süpürdü. Sığınmacı krizleri ve entegrasyon süreçlerindeki yönetim hataları, sıradan yurttaşın zihninde bir "kontrolden çıkmışlık" hissi yarattı. İnsanlar hayat standartlarının düştüğünü, çocuklarının kendi yaşadıklarından daha kötü bir geleceğe doğacağını hissettiğinde radikal söylemler kulaklara daha tatlı gelmeye başlar.

Aşırı sağ partiler, işte bu korku ve öfke zeminini mükemmel bir halkla ilişkiler makinesine dönüştürdü. Karmaşık küresel sorunlara basit, popülist ve dışlayıcı cevaplar sundular. Merkezin "müessese nizamı" (establishment) halktan koparken, onlar kendilerini "unutulanların sesi" ilan ettiler.

Güvenlik illüzyonu ve gerçekler

Aşırı sağın sunduğu reçete aslında bir illüzyondan ibaret: Kapanan sınırlar, dışlanan ötekiler, otoriter bir liderlik ve maziye duyulan nostaljik bir özlem. Ancak bu vaatlerin arkasında gizlenen şey; onlarca yılda tırnaklarla kazınarak kazanılmış insan haklarının, ifade özgürlüğünün, hukuk devletinin ve çoğulcu demokrasinin adım adım tasfiye edilmesidir.

Hukukun üstünlüğü yerini "çoğunluğun tahakkümüne" bıraktığında, korumasız kalan ilk grup azınlıklar ve göçmenler olur. Fakat tarih bize öğretmiştir ki, baskı aygıtı bir kez çalışmaya başladığında asla orada durmaz. Gazeteciler, bağımsız yargıçlar, akademisyenler ve en nihayetinde o partilere oy veren sıradan vatandaşlar da o çarkın altında kalır.

Krizden çıkışın yol haritası

Peki merkez siyaset bu ölümcül gidişatı nasıl tersine çevirebilir? Aşırı sağın yükselişini durdurmak, sadece o partileri "antidemokratik" ilan edip şeytanlaştırarak mümkün değil. Merkez siyasetin köklü bir zihniyet devrimine ve somut hamlelere ihtiyacı var:

- Aslı varken taklidinden vazgeçmek: Merkez sağ partilerin en büyük hatası, oy kaybetmemek adına aşırı sağın göçmen karşıtı, dışlayıcı dilini kopyalamak oldu. Oysa taklit, her zaman aslını meşrulaştırır. Merkez, kendi değerlerine sahip çıkarak radikallerin gündem belirleme gücünü elinden almalı.

- Sosyal güvencesizlikle mücadele: Radikalleşmenin ana yakıtı ekonomik kaygılardır. Sosyal devleti Yeniden inşa etmek, kamu hizmetlerini güçlendirmek ve orta sınıfın aşınmasını önlemek, radikalizmin beslendiği bataklığı kurutmanın tek yoludur.

- Gerçekçi göç ve uyum politikası: Göç konusunu ya tamamen reddeden ya da insani boyutuyla sömüren iki aşırı uç yerine; kuralcı, adil, şeffaf ve entegrasyonu merkezine alan yapıcı politikalar üretilmelidir. Vatandaşa "ipin ucu elimizde" güveni verilmelidir.

- Halkla sahada temas kurmak: Bürokrasiye ve elitizme sıkışmış merkez siyaset, "fildişi kulelerinden" inmek zorundadır. Taşrada, eski sanayi kentlerinde ve unutulmuş bölgelerde doğrudan insanla temas kuran, onların günlük dertlerini dinleyen bir dil yeniden tesis edilmelidir.

Geleceği yanıtlarda aramak

Demokrasi hiçbir zaman kendiliğinden var olan, sonsuza kadar garantili bir sistem olmadı. Her kuşak onu yeniden inşa etmek, onu tiranlığa ve radikalizme karşı korumak zorunda. Almanya'da yakılan bu işaret fişeği, tüm dünya için son uyarı fişeğidir. Ya insanca yaşama ve çoğulculuğa dayalı ortak bir geleceği yeniden inşa edeceğiz, ya da korkunun inşa ettiği o karanlık duvarların arasında kendi özgürlüklerimizin yok oluşunu izleyeceğiz.